<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Ahsen Dilmen &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/yazar/ahsendilmen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Apr 2026 11:35:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Ahsen Dilmen &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Erteleme Tembellik Değil: Kendimizden Neden Kaçıyoruz?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/erteleme-tembellik-degil-kendimizden-neden-kaciyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=erteleme-tembellik-degil-kendimizden-neden-kaciyoruz</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/erteleme-tembellik-degil-kendimizden-neden-kaciyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Dilmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 21:40:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Davranış Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=31056</guid>

					<description><![CDATA[Saatiniz gece yarısına yaklaşırken bir anda odaklanabildiğinizi daha önce fark ettiniz mi? Gün boyu ajandanızdaki yapılacaklar listesi masanın bir köşesinde tozlanmaya mahkûm bir şekilde duruyorken hiçbir şeye başlayamayıp, son birkaç saatte “mucizevi” bir üretkenliğe ulaşmak… Bu durum çoğumuzda var ve tanıdık geliyor. Aslında çoğumuz bunu basit bir şekilde açıklıyoruz: Üşengeçlik. Ama bu terim hem fazla [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Saatiniz gece yarısına yaklaşırken bir anda odaklanabildiğinizi daha önce fark ettiniz mi? Gün boyu ajandanızdaki yapılacaklar listesi masanın bir köşesinde tozlanmaya mahkûm bir şekilde duruyorken hiçbir şeye başlayamayıp, son birkaç saatte “mucizevi” bir üretkenliğe ulaşmak… Bu durum çoğumuzda var ve tanıdık geliyor. Aslında çoğumuz bunu basit bir şekilde açıklıyoruz: Üşengeçlik.</p>
<div class="container">
<div id="model-response-message-contentr_4e9c6d42bd80c080" class="markdown markdown-main-panel stronger enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="3">Ama bu terim hem fazla yüzeysel hem de büyük ihtimalle doğru değil.</p>
<p data-path-to-node="4">Aslında üşengeçlik dediğimiz bu terimin tam karşılığı olan “erteleme davranışı” uzun yıllar boyunca bir disiplin eksikliği ya da zaman yönetimi problemi olarak görülmüştür. Oysa psikoloji alanında yapılan çalışmalar, bu davranışın aslında düşündüğümüzden daha karmaşık ve çok boyutlu olduğunu gösteriyor. Aslında Psikolog Piers Steel (2007), erteleme davranışını “kişinin, daha kötü sonuçlara sebebiyet vereceğini bilmesine rağmen bir işi bilinçli olarak ertelemesi” olarak tanımlar.</p>
<p data-path-to-node="5">Bu açıdan baktığımız zaman, ertelemenin basit bir alışkanlık değil, aslında bir <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="80">öz-düzenleme</b> problemi olduğunu göstermektedir.</p>
<p data-path-to-node="6">Bir işi ertelediğimizde aslında o işi yapmak istemediğimiz için değil; o işin bizde tetiklediği kaygı, stres, yetersizlik hissi ya da başarısızlık korkusundan kaçmak istediğimiz için erteleme davranışı gösteririz. Örneğin önemli bir e-posta yazmak, bir proje başlatmak ya da sınava çalışmak gibi görevlerin her biri bize beraberinde psikolojik yük getirir. İnsan zihni bu yükten kaçmanın en kolay yolunu seçer: Ertelemek.</p>
<p data-path-to-node="7">Burada devreye beynimizin işleyişine dair oldukça temel bir eğilim girer: Kısa vadeli rahatlamayı uzun vadeli kazanca tercih etmek. Zihnimiz, çoğu zaman gerçekten mantıklı olanı değil, kendisini o durum için en az rahatsız edici olanı tercih eder. Bu yüzden başlamamak, anormal bir şekilde, zihnimize en “en risksiz” seçenek gibi görünür.</p>
<p data-path-to-node="8">Bir işi ertelediğimiz zaman, o an için gerçekten daha iyi hissederiz. Yapılması gereken şeyi “beş dakika sonra” ya bırakmak, bireyde geçici bir rahatlama sağlar. Sosyal medya hesaplarında gezinmek, bir videoya takılı kalmak ya da başka küçük uğraşlarla oyalanmak… Bunların hepsi mikro-kaçışlardır. Ancak bu kısa süreli rahatlamanın da uzun vadeli bir bedeli vardır. Erteledikçe iş birikir, baskı artar ve kaygı önlenemeyecek boyuta gelir. Yani kısa vadede kazandığımızı düşündüğümüz rahatlık, uzun vadede daha büyük bir psikolojik yük olarak geri döner.</p>
<p data-path-to-node="9">Bu noktada ertelemenin neden bu kadar “bağımlılık yapıcı” olduğunu anlamak elbette zor değil. Çünkü her erteleme davranışı, kısa süreli bir ödülle pekiştirilir. Psikolojide bu tür davranışlarımızın kalıcı hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değildir.</p>
<p data-path-to-node="10">Daha da ilginç olanı, erteleme davranışının çoğu zaman bir tür kendini koruma mekanizması olarak çalışmasıdır. Joseph Ferrari ve Díaz-Morales’e (2014) göre erteleme, bireylerin olumsuz duyguları düzenlemekte zorlanması ve bu duygulardan kaçınmasıyla ilişkilidir. Bir işi son ana bıraktığımızda, başarısız olursak bunu yetenek yoksunluğuna değil, zaman kullanımının verimsizliğine bağlayabiliriz. “Zaten son gece yapmaya başladım yetişmeyecekti” demek, “elimden geleni yaptım ama olmadı” denmesi psikolojik olarak daha az kaygı vericidir.</p>
<p data-path-to-node="11">Bu durum, görünürde bize mantıksız gelse de aslında oldukça “rasyonel” bir davranış stratejidir.</p>
<p data-path-to-node="12">Ancak bu strateji kısa vadede işe yarasa da uzun vadede aynı döngüyü yeniden başa sarabilir. Çünkü her erteleme döngüsü, gelecekteki ertelemeler için bir zemin hazırlayabilmektedir.</p>
<p data-path-to-node="13">Bugünlerde erteleme davranışının eskisinden daha fazla yaygın hale gelmesinin bir nedeni de içinde yaşadığımız bu çevredir. Modern dünya, erteleme davranışını oldukça kolaylaştırıyor. Telefonlar, sosyal medya platformları ve sürekli devam eden içerikler, sanki <b data-path-to-node="13" data-index-in-node="261">dikkat</b>imizin en küçük boşluğunu bile doldurmak için tasarlanmış gibiler. Bu nedenden dolayı bir işi ertelemek için özel bir çaba göstermemize bile gerek yok; zaten modern dünya sebebiyle dikkatimiz kendiliğinden başka bir yöne kayıyor.</p>
<p data-path-to-node="14">Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmemiz gerekiyor: Erteleme davranışının çözümü motivasyon arttırmak değildir. Birçok insan daha motive olursa bu davranışın ortadan kalkacağını düşünmektedir. Oysa motivasyon oldukça gel git yapan bir kaynaktır. Bazen vardır, bazen yoktur. Maalesef en çok ihtiyacımız olduğu anda ortadan kaybolabilmektedir.</p>
<h3 data-path-to-node="15">Gerçek çözüm, başlamayı kolaylaştırmaya çalışmaktır.</h3>
<p data-path-to-node="16">Bir işe başlamak genellikle işin en zor kısmıdır. Bu nedenden dolayı görevi parçalara bölmek etkili bir yöntem olabilir. “Tüm projeyi bu akşam bitireceğim” demek yerine “sadece ilk kısmı tamamlayacağım” demek, zihinsel direnci önemli derecede azaltır. Aynı şekilde mükemmeliyetçilikten uzaklaşmak da önemli bir adımdır. Çünkü mükemmel olma baskısı, çoğu zaman hiç başlamamaya neden olabilir.</p>
<p data-path-to-node="17">Ayrıca çevresel düzenlemeleri de göz ardı etmemeliyiz. Dikkat dağıtıcıları ortadan kaldırmak, telefonu başka bir odaya bırakmak ya da çalışma ortamını sadeleştirmek gibi küçük değişiklikler, erteleme davranışı üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük pozitif etkiler yaratabilir.</p>
<p data-path-to-node="18">Belki de erteleme, düşündüğümüz gibi sıradan bir alışkanlık değildir. Belki de bu, kendimizle yüzleşmekten kaçınmanın sessiz ve görünmez bir yoludur.</p>
<p data-path-to-node="19">Bu nedenle, erteleme ile mücadele etmek istiyorsak, sadece “yapılacaklar” listemizi masamızda tozlanmış halde duran ajandamıza yazmak yetmez. Bunun yanında yapmamız gereken ilk şey, neden kaçtığımızı anlamaktır.</p>
<p data-path-to-node="20">Çünkü sorun zaman eksikliği değil, <b data-path-to-node="20" data-index-in-node="35">cesaret</b> eksikliği olabilmektedir. Belki de asıl değişim, daha disiplinli olmakla değil, o kaçındığımız duygularla yüzleşmemizle başlar.</p>
<h2 data-path-to-node="22"><b data-path-to-node="22" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="22">Ferrari, J. R., &amp; Díaz-Morales, J. F. (2014). Procrastination and mental health coping: A brief report. Steel, P. (2007). The nature of procrastination: A meta-analytic and theoretical review of quintessential self-regulatory failure. Psychological Bulletin, 133(1), 65–94. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1037/0033-2909.133.1.65" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwipo86N5v6TAxUAAAAAHQAAAAAQvAI">https://doi.org/10.1037/0033-2909.133.1.65</a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/erteleme-tembellik-degil-kendimizden-neden-kaciyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beynimiz Neden Kötü Senaryolar Yazmaya Bayılır?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/beynimiz-neden-kotu-senaryolar-yazmaya-bayilir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=beynimiz-neden-kotu-senaryolar-yazmaya-bayilir</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/beynimiz-neden-kotu-senaryolar-yazmaya-bayilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Dilmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2026 21:45:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilişsel Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26072</guid>

					<description><![CDATA[Her şey yolundayken bile zihnimizin bir köşesinde şu cümle dolaşır: “Ya bir şey olursa?” Bu soru, çoğu zaman ortada somut bir tehlike yokken bile zihnimizi meşgul eder. İşler iyi giderken kötü bir ihtimali düşünmek, adı konulamayan derin bir karanlık boşluk gibi hissedilir. Oysa bu ne zihnin bizde oluşturduğu bir alışkanlık ne de zihnimizin bize oynadığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Her şey yolundayken bile zihnimizin bir köşesinde şu cümle dolaşır: “Ya bir şey olursa?” Bu soru, çoğu zaman ortada somut bir tehlike yokken bile zihnimizi meşgul eder. İşler iyi giderken kötü bir ihtimali düşünmek, adı konulamayan derin bir karanlık boşluk gibi hissedilir. Oysa bu ne zihnin bizde oluşturduğu bir alışkanlık ne de zihnimizin bize oynadığı bir oyundur. Aksine, beynimizin çalışma prensiplerinin oldukça öngörülebilir bir sonucudur.</p>
<p data-path-to-node="2">Psikoloji ve nörobilim literatüründe bu eğilim <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="47">negativity bias</b> (negatiflik yanlılığı) olarak adlandırılır. En basit haliyle, beynin olumsuz uyaranlara olumlu olanlara kıyasla daha fazla odaklanması, onları daha güçlü işlemesi ve daha kalıcı şekilde hatırlaması anlamına gelir. Bu nedenle tek bir olumsuz yorum, onlarca olumlu geri bildirimi silip atabilir; küçük bir ihtimal, büyük bir güven duygusunu bastırabilir.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Beynin Tehlike Algısı: Evrimden Gelen Bir Alarm Sistemi</b></h2>
<p data-path-to-node="5"><span class="text-block-with-attachment">Bu eğilimin kaynağı bugünün var olan yoğun temposu değil, binlerce yıl öncesine uzanır. İnsan beyni, ilk olarak hayatta kalmak için tasarlanmış bir organdır. Atalarımıza baktığımız zaman düşük olasılıklı bir tehdidi ciddiye almak, bu ihtimali göz ardı etmeye kıyasla çok daha güvenli bir hayatta kalma stratejisi olarak işlev görmekteydi. Örneğin çalılıklardaki bir hışırtıyı rüzgâr sanmak yerine tehdit varsaymak, gereksiz bir kaçışa yol açabilirdi; ama gerçek bir tehlikeyi hafife almak ölümle sonuçlanabilirdi. Bu yüzden beyin, “fazla alarm vermeyi” daha güvenli bir strateji olarak benimsemiştir.</span></p>
<p data-path-to-node="7">Bugün vahşi doğada yaşamıyor olabiliriz, ancak beynimizin alarm sistemi hâlâ aynı yazılımla çalışıyor. Bu sistemin merkezinde <b data-path-to-node="7" data-index-in-node="126">Amigdala</b> adı verilen küçük ama etkili bir yapı bulunur. Amigdala, çevreden gelen bilgileri milisaniyeler içinde tarar ve temel bir soruya yanıt arar: “Bu güvenli mi?” Eğer en ufak bir risk ihtimali sezerse, bedeni alarma geçirir.</p>
<p data-path-to-node="8">Araştırmalar, amigdalanın hem olumlu hem de olumsuz uyarıcılara duyarlı olduğunu, ancak aynı yoğunluktaki uyaran değişimlerine karşı amigdalanın olumsuz uyaranlara daha güçlü şekilde tepki verdiğini göstermektedir (Vaish, Grossmann &amp; Woodward, 2008). Üstelik bu tepkiler yalnızca anlık değildir; amigdala, hafıza merkezleriyle (özellikle hipokampüs) yakın iş birliği içinde çalışarak olumsuz deneyimlerin daha kalıcı iz bırakmasını sağlar (Shackman et al., 2011). Bu nedenle kötü bir deneyim zihinde daha canlı kalır, daha sık hatırlanır ve gelecekteki kararlarımızı daha güçlü etkiler.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Alarmda Yaşayan Bir Zihin</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Gündelik hayatta “felaketleştirme” olarak adlandırılan düşünce biçimi, aslında beynin öngörü sisteminin bir yan ürünüdür. Beyin, sürekli olarak geleceği tahmin etmeye kodlanmıştır. Bu tahminler çoğu zaman bilinçdışıdır ve “en kötü ihtimal” üzerinden şekillenir. Çünkü olası bir tehdidi önceden canlandırmak, ona hazırlıklı olma şansı verir.</p>
<p data-path-to-node="12">Bu noktada devreye <b data-path-to-node="12" data-index-in-node="19">predictive coding</b> yaklaşımı girer. Beyin, dünyayı olduğu gibi algılamaktan çok, beklediği gibi algılamaya eğilimlidir. Eğer geçmiş deneyimler, olumsuz sonuçların çarpıcı izler bıraktığı bir öğrenme süreci yaratmışsa, beyin geleceği de benzer bir çerçeveden tahmin eder. Böylece kötü senaryolar, zihinde daha “mantıklı” ve “olasılığı yüksek” görünür.</p>
<p data-path-to-node="13">Yapılan çalışmalar, bu eğilimin çok erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Negatif uyaranlar, çocukluk döneminden itibaren daha hızlı öğreniliyor ve daha kalıcı oluyor (Vaish, Grossmann &amp; Woodward, 2008). Yani kötü senaryolar yazmak, sonradan edinilmiş bir alışkanlıktan çok, beynin temel öğrenme stratejisinin bir parçası oluyor.</p>
<h2 data-path-to-node="15"><b data-path-to-node="15" data-index-in-node="0">Modern Hayatta Evrimsel Bir Çelişki</b></h2>
<p data-path-to-node="16">Sorun şu ki, beyin hâlâ ilkel tehditlere göre çalışırken, yaşadığımız dünya büyük ölçüde sembolik ve soyut tehlikelerle doludur. Sosyal reddedilme, başarısızlık ihtimali, belirsizlik, gelecek kaygısı… Bunlar fiziksel tehditler kadar ölümcül olmasa da beyin tarafından benzer şekilde işleniyor.</p>
<p data-path-to-node="17">Sosyal medyada görülen bir eleştiri, işle ilgili belirsiz bir e-posta ya da ilişkilerdeki küçük bir mesafe, amigdala tarafından “alarm” olarak kodlanabiliyor. Beyin, gerçek bir tehlike ile olası bir tehlike arasındaki farkı her zaman ayırt edemiyor. Bu da sürekli bir zihinsel tetikte olma haline yol açabiliyor. İşte bu noktada sorun, kötü senaryolar düşünmek değil; beynin alarmı kapatmayı bilmemesi. Negativity bias, bizi korumak için var; ama modern dünyada çoğu zaman bizi gereksiz yere yoruyor.</p>
<h2 data-path-to-node="19"><b data-path-to-node="19" data-index-in-node="0">Bu Bilgiyle ne Yapabiliriz?</b></h2>
<p data-path-to-node="20">Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekir: Kötü senaryolar düşünmek “zayıf olmak” ya da “negatif bir kişilik” göstergesi değildir. Bu, sağlıklı bir beynin öngörülebilir bir yan ürünüdür. Ancak bu mekanizmanın farkında olmak, onunla aramıza mesafe koyabilmemizi sağlar.</p>
<p data-path-to-node="21">Beynin olumsuza öncelik verme eğilimini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Ama <b data-path-to-node="21" data-index-in-node="87">prefrontal korteks</b> — yani bilinçli değerlendirmelerden sorumlu beyin bölgesinin — devreye girmesiyle bu otomatik senaryolar sorgulanabilmektedir. “Bu düşünce beni koruyor mu, yoksa sadece beni meşgul mü ediyor?” sorusu, sinir sisteminin otomatik modunu manuel moda almaya yardımcı olabilir.</p>
<p data-path-to-node="22">Belki de en rahatlatıcı bilgi şu: Zihniniz kötü senaryolar yazıyorsa, bu sizin bozuk olduğunuzu değil; beyninizin hâlâ sizi hayatta tutmaya çalıştığını göstermekedir. Sorun senaryoların varlığı değil, onları mutlak gerçek sanmaktır.</p>
<h2 data-path-to-node="24"><b data-path-to-node="24" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="25">Vaish, A., Grossmann, T., &amp; Woodward, A. (2008). Not all emotions are created equal: The negativity bias in social-emotional development. Psychological Bulletin, 134(3), 383–403.</p>
<p data-path-to-node="26"><a class="ng-star-inserted" href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3652533/" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi34vebv-qSAxUAAAAAHQAAAAAQlgQ">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3652533/</a></p>
<p data-path-to-node="27">Rozin, P., &amp; Royzman, E. B. (2001). Negativity bias, negativity dominance, and contagion. Personality and Social Psychology Review, 5(4), 296–320.</p>
<p data-path-to-node="28"><a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1207/S15327957PSPR0504_2" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwi34vebv-qSAxUAAAAAHQAAAAAQlwQ">https://doi.org/10.1207/S15327957PSPR0504_2</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/beynimiz-neden-kotu-senaryolar-yazmaya-bayilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendini Geliştir Yorgunluğu: Sürekli Daha İyi Olmaya Çalışmanın Psikolojisi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kendini-gelistir-yorgunlugu-surekli-daha-iyi-olmaya-calismanin-psikolojisi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kendini-gelistir-yorgunlugu-surekli-daha-iyi-olmaya-calismanin-psikolojisi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kendini-gelistir-yorgunlugu-surekli-daha-iyi-olmaya-calismanin-psikolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Dilmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Jan 2026 21:50:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gelişim Psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=23174</guid>

					<description><![CDATA[Her sabah yeni bir yarışa uyanır gibi yataktan kalkıyoruz. Her gün daha erken kalk, düzinelerce kitaplar oku, sürekli yeni bir şey üretmek için çabala… Kişisel gelişim videoları, podcastler, ‘’bir günüm’’ adlı sabah rutinleri… Hepsinin vermek istediği tek bir mesaj var: “Olduğun hâlinle yeterli değilsin.” Peki ya bu bitmek bilmeyen gelişim çabası aslında bizi daha yorucu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Her sabah yeni bir yarışa uyanır gibi yataktan kalkıyoruz. Her gün daha erken kalk, düzinelerce kitaplar oku, sürekli yeni bir şey üretmek için çabala… Kişisel gelişim videoları, podcastler, ‘’bir günüm’’ adlı sabah rutinleri… Hepsinin vermek istediği tek bir mesaj var: “Olduğun hâlinle yeterli değilsin.” Peki ya bu bitmek bilmeyen gelişim çabası aslında bizi daha yorucu bir dünya haline dönüştürüyorsa? ‘’ Belki de tükenmişliğin en sofistike hali, idealleşme çabasının en sessiz yankısıdır.’’</p>
<p data-path-to-node="2">Bu yorgunluğun kaynağı çoğu zaman başarısızlık değil; hiç bitmeyen bir “olma” hâlinin insanlara sosyal medyalar aracılığıyla dayatılmasıdır. Günümüz “modern” insanı artık başkalarıyla yarışmıyor. Yarış pistinde karşısında duran tek rakip, kendi gelecekteki <b data-path-to-node="2" data-index-in-node="257">ideal benlik</b> hâli. Daha sakin olmalı, daha üretken olmalı, daha disiplinli, daha mutlu, daha başarılı… Ancak ulaşılması sürekli ertelenen bu “en iyi versiyon”, insanı ileri taşımaktan çok, olduğu yere yabancılaştırıyor. Kişi en iyi versiyonunu ararken o dar kalıpların arasında sıkışıp kalıyor. Psikolojide bu durum, kişinin ideal benliği ile gerçek benliği arasındaki algılanan uyumsuzluğun artmasıyla ortaya çıkan, süreklilik kazanan bir huzursuzluk ve kaygı hâliyle açıklanmaktadır. Bu ortaya çıkan huzursuzluk ve kaygı hali büyüdükçe birey, motive olmaktan çok yetersizlik duygusuna çekiliyor. Dolayısıyla mesele gelişmek değil; gelişmenin, hiçbir zaman tamamlanmayacak bir zorunluluk olarak sunulmasıdır.</p>
<p data-path-to-node="3">Psikoloji literatüründe bu durum, bireyin öz-değerini belirli koşullara bağlamasıyla da açıklanır (Crocker &amp; Wolfe, 2001). Kişi ancak üretken olduğunda, başarılı hissettiğinde ya da sürekli geliştiğini düşündüğünde kendini “önemli” algılar. Bu koşullar ortadan kalktığında ise benlik algısı çarpıcı bir hızda sarsılır. Böyle bir yapı, bireye sürdürülebilir bir motivasyon sunmaktan çok, kırılgan ve kolayca çözülebilen bir özsaygı kazandırır.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Duygusal Bastırma ve Performans Kıskacı</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Bu zorunluluk çoğu zaman parlak cümlelerle gizlenir. “İyi düşün, iyi hisset”, “pozitif ol”, “olumsuzlukları hayatına alma…” Uzaktan bakıldığında umut verici görünen bu söylemler, psikolojide duygusal bastırma ve kaçınma biçimlerini normalleştirir. Üzüntü, yorgunluk, kararsızlık ya da boşluk hissi, yaşanması gereken deneyimler olmaktan çıkar; hızla düzeltilmesi ya da yok edilmesi gereken hatalar gibi algılanır.</p>
<p data-path-to-node="6">Oysa duygular, işlevsel oldukları ölçüde anlamlıdır. İnsanı güçlü kılan yalnızca iyi hissettiği anlar değil; kırılganlık, duraksama, ağlama ve bazen hiçbir şey yapamama gibi kötü hissettiği hâlidir. <b data-path-to-node="6" data-index-in-node="199">Psikolojik dayanıklılık</b>, duyguları sürekli kontrol etmekten değil, onlara alan açabilmekten doğar. Sürekli iyi olmaya çalışmak, insanı iyileştirmez; çoğu zaman sadece kendinden uzaklaştırır.</p>
<p data-path-to-node="7">Bu noktada sosyal medyanın rolü göz ardı edilemez. Dijital platformlar yalnızca gelişimi yansıtmaz; aynı zamanda onları aktif biçimde besler. Algoritmalar, sürekliliği, üretkenliği ve görünürlüğü ödüllendirirken; durmayı, geri çekilmeyi ve dinlenmeyi görünmez kılar. Böylece birey, yalnızca ürettiği ve sergilediği ölçüde var olduğu yanılsamasına kapılır. Gelişim, içsel bir süreç olmaktan çıkar ve başkalarına layık olması gerektiği düşünülen bir performansa dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">Kültürel Bir Tükenmişlik Olarak Gelişim</b></h2>
<p data-path-to-node="9">Bu noktada kendini geliştirmenin yorgunluğu artık kişisel bir mesele olmaktan çıkar, yavaş yavaş kültürel bir hâl alır. Performansın kutsandığı bir dünyada insanın değeri, nasıl birisi olduğuyla değil, neyi ne kadar yaptığıyla ölçülmeye başlar. Kimliğimiz, kim olduğumuzdan çok, ne başardığımız üzerinden şekillenir. Üretken olmadığımızda içimizi kemiren bir suçluluk, durduğumuzda ise eksik kalmışlık hissi belirir. İnsan, kendi değerini içerden hissetmek yerine, dışarıdan gelen tepkilerle ölçüp şekillendirmeye başlar.</p>
<p data-path-to-node="10">Psikolojik açıdan bakıldığında, kişinin kendi değerini giderek başkalarının tepkileri ve onayları üzerinden kurması, kalıcı bir doyumdan çok, kolayca sarsılabilen bir benlik algısına yol açar. Alkışlar, onaylar, geri bildirimler… Böylece başarı, gerçekten doyuran bir deneyim olmaktan çıkar; yalnızca kısa süreli bir rahatlama sağlar. Ve o rahatlama geçer geçmez, yeni bir hedef çoktan ufukta belirmiş olur.</p>
<p data-path-to-node="11">Belki de bu yüzden kendini geliştirme yorgunluğu, yalnızca bireysel bir <b data-path-to-node="11" data-index-in-node="72">tükenmişlik</b> değil; çağın insana usulca öğrettiği bir eksiklik duygusunun sonucu. Daha iyi olmaya çalışırken, olduğumuz hâli sürekli arkamızda bırakıyoruz; her yeni hedefle birlikte kendimize biraz daha mesafe koyuyoruz.</p>
<p data-path-to-node="12">Oysa insan, yalnızca üretken olduğu anlarda değil; yorulduğunda, durduğunda ve bazen hiçbir şey yapamadığında da var. Kendini geliştirme söylemi, gelişimi tek yönlü bir ilerleme gibi sunduğunda, insanı güçlendirmekten çok kendine yabancılaştırıyor.</p>
<p data-path-to-node="13">Belki de gerçek gelişim, sürekli daha fazı olmaya çalışmakta değil; durabilmeyi, eksik olsak bile eksik hissetmeden kalabilmeyi ve olduğumuz hâlin de bir değer taşıdığını fark edebilmekte saklıdır. İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki performans üzerinden değil, şefkat üzerinden şekillendiğinde, gelişim bir yarış olmaktan çıkar ve anlamlı bir dönüşüme dönüşür.</p>
<h2 data-path-to-node="14"><b data-path-to-node="14" data-index-in-node="0">Kaynakça</b></h2>
<p data-path-to-node="14">Crocker, J., &amp; Wolfe, C. T. (2001). Contingencies of self-worth. Psychological Review, 108(3), 593–623. <a class="ng-star-inserted" href="https://doi.org/10.1037/0033-295X.108.3.593" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwjC4pjZwJySAxUAAAAAHQAAAAAQiQQ">https://doi.org/10.1037/0033-295X.108.3.593</a></p>
<p data-path-to-node="15">Deci, E. L., &amp; Ryan, R. M. (2000). The “what” and “why” of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268. <a class="ng-star-inserted" href="https://selfdeterminationtheory.org/SDT/documents/2000_DeciRyan_PIWhatWhy.pdf" target="_blank" rel="noopener" data-hveid="0" data-ved="0CAAQ_4QMahgKEwjC4pjZwJySAxUAAAAAHQAAAAAQigQ">https://selfdeterminationtheory.org/SDT/documents/2000_DeciRyan_PIWhatWhy.pdf</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kendini-gelistir-yorgunlugu-surekli-daha-iyi-olmaya-calismanin-psikolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Depremin Gizli Yıkımları: ‘’Çocuk ve Ergenlerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)’’</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/depremin-gizli-yikimlari-cocuk-ve-ergenlerde-travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tssb/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=depremin-gizli-yikimlari-cocuk-ve-ergenlerde-travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tssb</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/depremin-gizli-yikimlari-cocuk-ve-ergenlerde-travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tssb/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Dilmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Sep 2025 12:39:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Klinik Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=14141</guid>

					<description><![CDATA[Afetler, toplumda önemli kayıplara sebep olan, mevcut düzen ve işleyişi bozan, ani gerçekleşen doğal ya da insan kaynaklı olaylardır (La Greca vd., 1996). Deprem, fiziksel bir yıkımın yanı sıra bireyler üzerinde derin sarsıcı etkiler de bırakabilmektedir. Depremler, öngörülemez ve engellenemez olduğundan dolayı insanlarda yoğun endişe, çaresizlik, stres ve korku hissini tetikleyebilmektedir. Bu durum, gelişimleri devam [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="434" data-end="1250">Afetler, toplumda önemli kayıplara sebep olan, mevcut düzen ve işleyişi bozan, ani gerçekleşen doğal ya da insan kaynaklı olaylardır (La Greca vd., 1996). Deprem, fiziksel bir yıkımın yanı sıra bireyler üzerinde derin sarsıcı etkiler de bırakabilmektedir. Depremler, öngörülemez ve engellenemez olduğundan dolayı insanlarda yoğun endişe, çaresizlik, stres ve korku hissini tetikleyebilmektedir. Bu durum, gelişimleri devam eden çocuk ve ergenlerde daha net bir şekilde gözlemlenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, doğal afetlerden etkilenen çocukların ve gençlerin yaklaşık %25’i <strong data-start="1029" data-end="1070">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong> yaşamaktadır. Bu makalenin temel amacı, <strong data-start="1111" data-end="1152">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong> belirtilerini ortaya koymak ve baş etme yollarını inceleyerek iyileşme sürecine ışık tutmaktır.</p>
<h2 data-start="1257" data-end="1313"><strong data-start="1260" data-end="1313">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) Belirtileri</strong></h2>
<p data-start="1315" data-end="1749"><strong data-start="1315" data-end="1356">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong>, travmatik bir olayın ardından gelişen ve kişinin günlük yaşam kalitesini önemli derecede etkileyen ruhsal bir bozukluk olarak karşımıza çıkmaktadır. DSM-5’e göre <strong data-start="1520" data-end="1561">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong>’nin temel belirtileri yeniden yaşantılama (hatırlama), kaçınma, olumsuz düşünceler ve aşırı uyarılmışlık olmak üzere dört grupta toplanmaktadır (American Psychiatric Association, 2013).</p>
<p data-start="1751" data-end="2532">Okul çağındaki çocuklarda ve ergenlerde TSSB’nin “yeniden yaşantılama” belirtileri yetişkinlerdekine benzer olsa da kendine özgü biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Çocuklar ve ergenler travmayı kabuslar, uykudan aniden sıçrayarak uyanma veya uyku bozuklukları yoluyla deneyimleyebilmektedirler. Bununla birlikte depremzede çocuklar ve ergenler de deprem travması oyunlarında tekrarlayarak ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, depremi yaşamış bir çocuk oyun sırasında sürekli legolarla evlerin yıkıldığını canlandırabilir ya da oyuncaklarını tekrar tekrar enkaz altında bırakıp kurtarma senaryoları kurabilir. Bu durum, çocuğun travmatik deneyimini oyun aracılığıyla tekrar yaşadığını ve zihinsel olarak hâlâ olayın etkisinde olduğunu göstermektedir (Kolaitis &amp; Giannakopoulos, 2017).</p>
<p data-start="2534" data-end="3029">Bir diğer <strong data-start="2544" data-end="2585">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong> belirtisi de “kaçınma” davranışı olarak nitelendirilmektedir. Çocuklar ve ergenler travmayı hatırlatan mekanlardan, şahıslardan, konuşmalardan hatta duygu ve düşüncelerden uzak durmaya çalışırlar. Olayı hatırlamak ciddi boyutta bir korku, üzüntü ve kaygı yarattığı için depremzede çocuklar ve ergenler depremi hatırlatan mekânlarda bulunmak istemeyebilir, bu konularda konuşmayı reddedebilir ya da konu açıldığında ortamdan uzaklaşabilirler.</p>
<p data-start="3031" data-end="3667">Çocuklar ve ergenlerde ruhsal travmanın en belirgin belirtilerinden biri de “aşırı uyarılma” olarak karşımıza çıkmaktadır. Depremi travma olarak yaşamış çocuklar ve ergenler kendilerini sürekli diken üstünde oturma veya ani seslere abartı tepki verme gibi hareketler gösterebilmektedirler. Her an deprem olacakmış hissiyle yabancı bir eve girerken duvarları kontrol edip panik yaşamasına neden olabilir veya rüzgârdan sert bir şekilde kapanan kapı sesi çığlık atmalarına ve hatta ağlamalarına sebep olabilmektedir. Gündelik yaşamlarında bu tarz çok abartılı önlemler almak travmayı zihinlerinde canlı tutmalarına neden olabilmektedir.</p>
<h2 data-start="3674" data-end="3697"><strong data-start="3677" data-end="3697">Baş Etme Yolları</strong></h2>
<p data-start="3699" data-end="4093">Deprem sonrası çocuk ve ergenlerde <strong data-start="3734" data-end="3775">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong> belirtileriyle başa çıkmada bireysel, sosyal ve profesyonel destekler bir bütün olarak önem taşır. Çocukların günlük rutinlerine tekrar dönmesi, duygularını oyun, resim ya da konuşma yoluyla ifade etmesi ve rahatlama teknikleri kullanması bireysel düzeyde iyileştirici etki sağlar (Morina, Koerssen &amp; Pollet, 2016).</p>
<p data-start="4095" data-end="4430">Aile, arkadaş ve topluluk desteği çocuklarda ve ergenlerde güven duygusunu artırır, aynı zamanda güçlü sosyal bağlar <strong data-start="4212" data-end="4253">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong> semptomlarını hafifletebilmektedir. Bununla birlikte profesyonel tedavi müdahalesi Travma Odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi (TF-CBT) ve EMDR en etkili yöntemlerden birisidir.</p>
<h2 data-start="4437" data-end="4459"><strong data-start="4440" data-end="4459">İyileşme Süreci</strong></h2>
<p data-start="4461" data-end="4727">İyileşme süreci her çocuk ve ergende benzer şekilde ilerlemeyebilir. Bazı çocuklar bu travmayı hızlı bir şekilde atlatabilirken bazı çocuklarda etkisi şiddetli ve uzun süren yıllar boyu devam etmektedir. Bu noktada erken tanı ve müdahale oldukça önem taşımaktadır.</p>
<p data-start="4729" data-end="5150">İyileşme süreçlerinde depremzede çocuk ve ergenlerde okul ve aile desteği oldukça önemlidir. Toplumsal düzeyde dayanışma ve sosyal destek mekanizmalarının harekete geçirilmesi, bireysel iyileşmeyi güçlendiren bir faktör olarak öne çıkmaktadır (Tamir et al., 2025). Bu nedenle iyileşme süreçlerinde aile ve okul ortamı, bireysel müdahaleler ve toplum olarak bütünleşmiş bir şekilde desteklerin yürütülmesi gerekmektedir.</p>
<h2 data-start="5157" data-end="5169"><strong data-start="5160" data-end="5169">Sonuç</strong></h2>
<p data-start="5171" data-end="5711">Depremler, yalnızca fiziksel yıkımla kalmayıp aynı zamanda gelişim dönemindeki çocuklar ve ergenlerde ciddi ruhsal etkiler bırakabilmektedir. <strong data-start="5313" data-end="5354">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong>, bu etkilerin en belirgin sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmakta ve bireylerin psikososyal gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Yeniden yaşantılama, kaçınma, olumsuz bilişler ve aşırı uyarılmışlık gibi belirtiler, çocuk ve ergenlerin gündelik yaşamlarına çeşitli şekillerde etki etmekte ve travmanın uzun süreli etkilerine işaret etmektedir.</p>
<p data-start="5713" data-end="6199">Bu bağlamda, <strong data-start="5726" data-end="5767">Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)</strong>’nin olumsuz etkilerinin azaltılabilmesi için erken tanı ve müdahale kritik bir önem taşımaktadır. Bireysel baş etme mekanizmalarının desteklenmesi, aile ve okul iş birliği ile sosyal destek sistemlerinin güçlendirilmesi iyileşme sürecinde belirleyici rol oynamaktadır. Ayrıca, Travma Odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi (TF-CBT) ve EMDR gibi profesyonel müdahaleler, iyileşmeyi hızlandıran etkili yöntemler arasında yer almaktadır.</p>
<p data-start="6201" data-end="6551">Sonuç olarak, deprem sonrası çocuk ve ergenlerde ruhsal iyileşmenin sağlanabilmesi, bireysel, ailesel ve toplumsal düzeyde bütüncül bir yaklaşımı gerektirmektedir. Bu kapsamda, erken müdahale ve sürekli destek mekanizmalarının oluşturulması, yalnızca bireysel iyilik hâlinin değil, toplumsal dayanıklılığın da güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır.</p>
<h2 data-start="6558" data-end="6576"><strong data-start="6561" data-end="6576">Kaynakça</strong></h2>
<p data-start="6578" data-end="6734">American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.</p>
<p data-start="6736" data-end="6890">Kolaitis, G., &amp; Giannakopoulos, G. (2017). Trauma and posttraumatic stress disorder in children and adolescents. European Journal of Psychotraumatology.</p>
<p data-start="6892" data-end="7094"><a class="decorated-link cursor-pointer" target="_new" rel="noopener" data-start="6892" data-end="7092">https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/28/travma-sonrasi-stres-bozuklugu#:~:text=Ka%C3%A7%C4%B1nma%3A%20Ki%C5%9Fi%20olay%C4%B1%20hat%C4%B1rlatan%20yer,veya%20konu%C5%9Fulan%20yerlerden%20uzak%20durur</a></p>
<p data-start="7096" data-end="7278">La Greca, A. M., Silverman, W. K., Vernberg, E. M., &amp; Roberts, M. C. (1996). Helping children cope with disasters and terrorism. Washington, DC: American Psychological Association.</p>
<p data-start="7280" data-end="7498">Morina, N., Koerssen, R., &amp; Pollet, T. V. (2016). Interventions for children and adolescents with posttraumatic stress disorder: A meta-analysis of randomized controlled trials. Clinical Psychology Review, 47, 41–54.</p>
<p data-start="7500" data-end="7543"><a class="decorated-link" href="https://doi.org/10.1016/j.cpr.2016.05.006" target="_new" rel="noopener" data-start="7500" data-end="7541">https://doi.org/10.1016/j.cpr.2016.05.006</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/depremin-gizli-yikimlari-cocuk-ve-ergenlerde-travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tssb/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
