Bir varmış bir yokmuş… Peki var olan neymiş ya da yok olan kimmiş? Masallar mutlu sonları ve onları yazan perileriyle yüzyıllardır bizimleler. Ve her zaman imrenerek dinlediğimiz o Külkedisi masalı…
Bize; ne olursa olsun, başımıza ne gelirse gelsin sevgiyi belki de aşkı bulabileceğimize inandıran, hayal kurmaktan vazgeçmememiz gerektiğini öğreten, hatırlatan o masal…
Evet sevgili okuyucu, bu masalı hiç unutmadığına adım kadar eminim ama bu masalı daha önce benden dinlemediğini de biliyorum. Külkedisini birlikte okumaya ve hatta keşfetmeye ne dersin?
Bu zaman kaybı olur dediğini duyar gibiyim. Hayır, bu zaman kaybı değil, kendini keşfetmen, sevgiyi anlaman ve perin olup ayakkabıyı yolun yaparak küllerinden doğuşunu izlemen için kısa bir mola istiyorum senden. Yüzündeki tebessümü görüyorum ve bunu evet olarak kabul ediyorum.
Öyleyse, bir varmış bir yokmuş; evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Tabi ki masala böyle başlamıyoruz. Geçmişin tozlu raflarında, küllerin arasında yaşayan güzeller güzeli, ışık dolu kalbi olan genç bir kız varmış. Daha küçük bir çocukken önce annesini ve daha sonra tekrar bir evlilik yapan babasını kaybetmiştir.
Küçük kız babasının yaptığı ikinci evlilikten sonra bir üvey anneye ve iki de üvey kız kardeşe sahip olmuştur. Her şey ilk zamanlar çok güzeldir lakin babası öldükten sonra işler tersine dönmeye başlamıştır. Etrafına sevgi ve neşe saçan bu küçük kız artık kendi evinin hizmetkârı olmuş ve hayata küsmüştür.
Tavan arasında kurduğu hayaller ve hayvan dostları onun tek arkadaşlarıdır. Peki ya sonra mı? Hadi bunları tek tek okuyalım. Yalnız göründüğü gibi değil, aslında olduğu gibi…
Küller Arasında Kaybolan Benlik
Çocukken anne ve babasını kaybeden Külkedisi, üvey annesi ve kardeşlerinin baskılarıyla kendi evinde hizmetkâr olarak çalışmaya başlamıştı. Peki neden?
Külkedisi kendi evinde neden tavan arasında küllerin ortasında yaşamayı kabul etmişti?
Küçük yaşta anne ve baba kaybı yaşayan bireylerde üst düzey bir değersizlik hissi, kimlik karmaşası olmaktadır. Çünkü var oldukları dünyada onları karşılıksız sevgi içinde büyüten ve kendi benliklerini bulmaları için yardımcı olan en büyük iki rehberi kaybetmişlerdir.
Yaşama bu şekilde devam etmek zorunda kalan çocukların kimlik arayışları sekteye uğrar ve daha çok diğer insanlardan onay almak ve onlara uyum sağlamak amacıyla kendilerini baskılarlar. Bu durum, masal içerisinde Külkedisinin üzüntüden içine kapanması ve daha iyi günlerin geleceğine olan inancıyla sabırla hayatına devam etmesi şeklinde anlatılmıştır. Elbette ki sabretmek yaşam yolumuzda bizler için önemli bir basamaktır.
Fakat koşullar ne olursa olsun kendi benliğimizi ve kimliğimizi oluşturmak (var olan benliğe zarar vermemek) her zaman öncelikli amacımız olmalıdır. Hiçbir zaman Külkedisi gibi olduğumuz durumu kabullenmek ve sabretmek, güzel günler gelir inancına sadık kalarak yolumuzu kaybetmemeli; kendimizi en doğru şekilde keşfetmeye ve ifade etmeye devam etmeliyiz.
Çünkü gerçek sabır; susarak kendi özünü bastırmak ya da küllerin içinde sessizce yanmak değildir; o küllerden yeniden doğacak gücü fark etmektir. Değerin, başkasının gözlerinde değil, kendi öz ışığında saklı olduğunu anlamaktır.
Jung’un da söylediği gibi, insanın yolculuğu aslında kendi gölgesini tanıyıp aşarak öz benliğine ulaşmaktır. Külkedisinin küller arasındaki bekleyişi de Zümrüdü Anka gibi yeniden doğabilmesi için geçmesi gereken karanlık bir evredir. Asıl mevzu Zümrüdü Anka misali küllerinden yeniden doğmayı bilmektir.
Ayakkabıdan Umulan Sevgi
Günler geçmiş ve ruhu, kalbi, gülüşü ışık saçan o güzel kız artık umutlarını kaybetmeye başlamıştır. Koca evin içinde onu ayakta tutan hayalleri de hüzünle kaybolmuştur.
Derken şehirde yankılanan büyük bir haber vardır. Kral, yakışıklı oğlu için bir gelin adayı seçmek için balo düzenlemeye karar vermiştir. Tahmin edersiniz ki ulak Külkedisinin evine de bu haberi getirmiştir.
Fakat üvey annesi ve kardeşlerinin o baloya katılamasın diye verdiği ev işlerinden hazırlanmaya zamanı kalmamış ve onlarla kraliyet balosuna gidememiştir.
Soracağımız soruyu sizden duyar gibiyim: Külkedisi, bu kadar çok baloya gitmek isterken neden verilen hiçbir işe hayır demedi?
Yaşadığı evdeki insanları her ne kadar sevmese hatta onlardan nefret dahi etse de Külkedisi için önemli olan şey onay görmek ve kabullenilmekti. Kendi değerini diğer insanların onaylarıyla belirleyen her bireyin yaptığı da budur zaten. Hayır diyemezler ve diğerlerine göre yaşarlar.
Sonra ne mi oldu? Ansızın bir peri çıkageldi, en özel elbise ve ayakkabılarla onu baloya gönderdi.
Külkedisi neden baloya gitmek için bir peri bekledi? Beklemeli miydi?
Birçoğunuzun: “Elbisesi olsa bile arabası yoktu ki, gidemezdi” dediğini duyar gibiyim. O zaman ben de size şunu sormak isterim sevgili okuyucular: Külkedisi baloya gitmek için umutsuzluğa kapılmak ve ev işlerini yapmaktan başka ne yaptı? Ne kadar denedi ya da çabaladı?
Sorarım size, kendi yolunu keşfetmek, hayallerine kavuşmak bir peri beklemekten mi geçer?
Kraliyetin balo salonunda aniden bir ışık parladı. Tüm gözler kapıdaydı. Prens ile göz göze gelen Külkedisi hayallerinin ötesinde bir gece geçiriyordu.
Fakat çanlar çalmaya başladı, saat gece yarısına yaklaşıyordu. Herkesin gördüğü o cesur, güzel ve etrafına neşe saçan kızın ölme vakti gelmişti. Çünkü o kızı yaratan bir periydi ve evet, büyü bir yerde bozulur.
Bozulmayan tek büyü ise gerçek benliği bulmak ve onunla görünmektir.
Bir an önce eve dönmesi gereken Külkedisi koşarak kraliyetten ayrıldı. Giderken kendisinden bir parça bırakmayı da ihmal etmedi tabi ki. Prense âşık olduğu kadından kalan tek şey: cam ayakkabı…
Prens günlerce ayakkabının sahibini şehrin her yerinde aramış ama bir türlü bulamamıştır.
Bunu duyan Külkedisi ne mi yaptı? Öylece ayakkabının onu bulmasını bekledi.
Peki aslında beklediği ayakkabı mıydı ya da prens miydi? İkisi de değildi. Onun beklediği asıl şey sevgiydi.
Külkedisi sevgiden uzak, değersiz yaşadığı bir hayatta uzun zaman sonra ilk defa değer gördüğünü hissetmişti. Bu yüzdendi o ayakkabıyı beklemek. Sevildiğini bilmek, görmek ve hissetmek içindi.
Peki ya prens onu bulamasaydı? “E masal canım zaten bu” dediniz fakat bu masalı birlikte okumamızın nedeni de bu zaten.
Sevgiden uzak büyüyen her bireyin yaşamı bir yerde kendini olduğu gibi kabul etmekten ve ettirmekten uzaklaşır. İstenilen gibi biri olmaya özen gösterir ama yine de sevgi arayışı ve isteği hiç bitmez.
Bu masalda Külkedisi şanslıydı, ayakkabıdan umduğu sevgiyi buldu ve prens ona mutlu bir son sundu.
Sonuç: Kendi Perin Olmak
Peki ya sevgili okuyucular, sizin masallarınızda periler var mı ya da camdan bir ayakkabı?
Benliğinizi ve kimliğinizi bulursanız cevap evet olacaktır. Çünkü peri siz, ayakkabı yolunuz ve yaşadığınız hayat küllerinizdir.
Bu masal bize ne anlattı?
Külkedisi cam ayakkabısını beklemeyi bırakmalı, kendi cesur adımlarını atmalıydı.
Sevgi, başkasının takdirinde değil, kendi içindeki ışıkta saklıdır…
Baloya gitmek için peri bekleyen değil, kendi perisi olabilen her kadın, ayakkabısının (sevgiyi) onu bulmasını bekleyen değil, ayakkabısını gidip bulan her kadın küllerinden kendisi olarak doğar.
Ve işte asıl sevgi o zaman kapınızı çalar.


