<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Sinema ve Psikoloji &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/konu/medyavepsikoloji/sinema-ve-psikoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Jun 2026 08:54:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Sinema ve Psikoloji &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çocuk ve Balıkçıl: Yas ve Şifa Yolculuğu</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/cocuk-ve-balikcil-yas-ve-sifa-yolculugu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cocuk-ve-balikcil-yas-ve-sifa-yolculugu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/cocuk-ve-balikcil-yas-ve-sifa-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melike Disicuruk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2026 22:45:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema ve Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kayıp]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[şifa]]></category>
		<category><![CDATA[tabu]]></category>
		<category><![CDATA[Yas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=36763</guid>

					<description><![CDATA[Pür dram kokan fantastik bir senaryoyu Miyazaki’nin gözünden izleme fırsatını sunan bu satırlar, hikâyeyi parçalara ayırıp kendi stilinde yeniden harmanlayan güçlü bir bakış açısına sahiptir. Hayal gücü devredeyken, yalnızca gerçeküstü unsurlarla değil; yaşam ve ölüm, iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi kutuplaşmaları tek bir kasede eriterek izleyiciyi büyülemektedir. &#8220;Çocuk ve Balıkçıl&#8221; (Kimitachi wa dô [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pür dram kokan fantastik bir senaryoyu Miyazaki’nin gözünden izleme fırsatını sunan bu satırlar, hikâyeyi parçalara ayırıp kendi stilinde yeniden harmanlayan güçlü bir bakış açısına sahiptir. Hayal gücü devredeyken, yalnızca gerçeküstü unsurlarla değil; <strong>yaşam ve ölüm</strong>, <strong>iyi ve kötü</strong>, <strong>doğru ve yanlış</strong> gibi kutuplaşmaları tek bir kasede eriterek izleyiciyi büyülemektedir. <strong>&#8220;Çocuk ve Balıkçıl&#8221;</strong> (Kimitachi wa dô ikiru ka, 2023) filminde, bu unsurlar görsel bir şölenle tatlandırılmıştır.</p>
<p><strong>Mahito Maki;</strong> Tokyo’da yaşayan, annesini II. Dünya Savaşı sırasında bir yangında kaybeden ve babasıyla birlikte teyzesinin yanına taşraya yerleşen burjuva bir ailenin çocuğudur. Miyazaki, cesaretle filmin merkezine toplumsal bir tabu yerleştirir: Ölü annenin yerine geçen teyze. Anneye benzerliğiyle dikkat çeken bu figür, babanın yeni eşi ve aileye yeni bir bebek getirmekte olan bir bakım veren nesne olarak kabul edilmesi zor bir konumdadır. Ergenlik çağındaki Mahito, Balıkçıl ile sürpriz bir yolculuğa çıkmadan önce, ötekilere mesafesi ve rüyalarıyla yas döneminin kendine has inkârını yaşar. <strong>&#8220;Annemi kurtarabilir miydim/miyim?&#8221;</strong> sorusunun ağırlığını, gizemli bir dünyanın katmanları hafifletir. Dışarıdan görkemli bir kule olarak görünen fakat içinde diğer tüm evrenleri barındıran bu alemde, Mahito sevginin toplumsal normlara sığmadığını yaşayarak öğrenir. Adeta vedasız bir ayrılığa yazılmış bir hoşçakal mektubunu okur gibiyiz bu kurgu karşısında. Bununla da kalmaz; artık kayıp olan annenin başka bir dünyadaki genç versiyonu ile yeni anneyi kurtarma operasyonu eş zamanlı işlenir. Mahito, yaşadığı trajik kaybı öyle bir masala dönüştürür ki, şifa dışarıdan değil, içeriden filizlenir. Küçük bir çocuğun yarasını saran, yine kendi hayal gücüdür.</p>
<p>Kötü nesnenin iyi nesneye dönüşümüne ise <strong>Balıkçıl kuşu</strong> ile tanıklık ederiz. Peki, Balıkçıl neden kötüdür? <strong>Mahito</strong>’yu en hassas yerinden, anne kaybından yakalayıp sudan cansız bir illüzyon yaratarak &#8220;annen hayatta&#8221; yalanıyla tuzağa düşürmeyi planlamıştır. Üstelik bunu yaparken Mahito’yu küçümser. Balıkçıl, Mahito&#8217;yu kibirli bulur; ama o kurnaz ve tekinsiz duruşuyla kendisini aynada görmektedir. Miyazaki, bu gizli kibri pürüzsüz bir aynalamayla çözer: <strong>Balıkçıl</strong>, tam da Mahito’yu ve elindeki oku küçümsediği an, ucunda kendi gövdesinden kopan 7 numaralı tüyün gizlendiği o okla vurulur. Kendi kibri, gagasında fiziksel bir delik açmıştır. Yeniden uçabilmek için Mahito’ya muhtaç kalmasıyla aralarındaki o üstten bakan mesafe kırılır ve bu zorunlu yardım ilişkisi, sıcak bir yol arkadaşlığına evrilir. Karşımızdaki dinamik, tek taraflı bir şifa süreci değildir; buradaki yarayı açan da, o yarayı sonradan onaran da aslında her ikisidir. Filmde bu durum; <strong>Balıkçıl</strong>’ın çocuğun ruhunda kanattığı anne yarasına ettiği rehberliğe karşılık, <strong>Mahito</strong>’nun onun gagasındaki deliği özenle oyduğu bir ağaç parçasıyla kapatmasıyla sembolize edilir. Başlangıçta acıyla alay eden o kibirli Balıkçıl, tarafların kendi gölgeleriyle yüzleşmesiyle rehberlik eden bir nesneye dönüşür. <strong>Miyazaki</strong>, çıkarcı ve yaralayıcı bir figürün iyiye evrilmesini kurguya nazikçe eklemler. Böylece, ahlaki standartları olmayan birinin içinden asla iyilik çıkmayacağını savunanlara, ilişkinin dönüştürücü gücüyle yerinde bir cevap verir.</p>
<p>Sona yaklaşırken Mahito’nun seçim zamanı gelmektedir. Ya sadece yaşamın, iyilerin ve doğruların olduğu kusursuz bir evrene hükmedecektir ya da ölümün, kötülerin ve yanlışların da barındığı o gerçek dünyaya geri dönecektir. Mahito bu seçimi yaparken evvela kendi gölgesiyle yüzleşir. Eğer sadece ilgi görmek için kendi kafasını taşla ezdiyse ve sorumluluklarından kaçtıysa, kusursuz bir dünyayı nasıl inşa edebilir ki? Rüyadan uyandığında, kaybettiği annesini unutmamıştır ama artık yaşama<strong> ‘kurtardığı annesiyle’</strong> devam edebilecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/cocuk-ve-balikcil-yas-ve-sifa-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Little Things Filminde Narsisistik Telafi ve Adaletin İğdiş Edilmesi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/the-little-things-filminde-narsisistik-telafi-ve-adaletin-igdis-edilmesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=the-little-things-filminde-narsisistik-telafi-ve-adaletin-igdis-edilmesi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/the-little-things-filminde-narsisistik-telafi-ve-adaletin-igdis-edilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melike Disicuruk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 22:25:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema ve Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=31603</guid>

					<description><![CDATA[Seri katil filmlerindeki o meşhur zeka kovalamacası artık izleyicinin ezberinde. John Lee Hancock’un The Little Things filmi de ilk bakışta 90’lı yılların o klasik, yağmurlu ve kasvetli seri katil polisiyelerinden biri gibi görünür. İzleyici olarak bizler, dedektiflerin peşine takılıp &#8220;küçük detayları&#8221; birer birer toplayacağımızı ve finalde o tatmin edici adalet duygusuna ulaşacağımızı varsayarız. Ancak film [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="2">Seri katil filmlerindeki o meşhur zeka kovalamacası artık izleyicinin ezberinde. John Lee Hancock’un <i data-path-to-node="2" data-index-in-node="101">The Little Things</i> filmi de ilk bakışta 90’lı yılların o klasik, yağmurlu ve kasvetli seri katil polisiyelerinden biri gibi görünür. İzleyici olarak bizler, dedektiflerin peşine takılıp &#8220;küçük detayları&#8221; birer birer toplayacağımızı ve finalde o tatmin edici adalet duygusuna ulaşacağımızı varsayarız. Ancak film ilerledikçe, o beklenen ivme yerini boğucu bir durağanlığa bırakır. Neden katili gözümüze bu kadar sokuyorlar diye rahatsız bile oluruz. Belki de ters köşe gelecek diye hayaller kurarken, Hancock hayallerimizi seraba dönüştürür. Bu bir &#8220;katili bulma&#8221; öyküsü değildir; bu, kendi vicdanındaki faili susturabilmek için dış dünyada bir canavar yaratmaya muhtaç kalan yaralı bir ruhun, telafi arayışıdır. Adaletin nesnel terazisi, burada yerini kişisel bir arınma ayinine bırakırken; &#8220;küçük detaylar&#8221; ise gerçeği bulmanın değil, bir yalanı inşa etmenin tuğlaları haline gelir.</p>
<p data-path-to-node="3">Polisiye türünün o alışıldık &#8220;Katil kim?&#8221; sorusu, bu anlatıda yerini çok daha karanlık bir arayışa bırakır: &#8220;Benim suçumu kim üstlenecek?&#8221; Deke, yıllar önce, olay mahallinde kaza kurşunuyla bir kadının hayatına son verdiği o andan itibaren, zihnindeki mahkemede müebbet hapse mahkûm edilmiş bir öznedir. İçindeki bu devasa suçluluk duygusu hayatını yerle bir eder. Görevden alınır, evliliği sona erer, art arda kalp krizleri geçirir ve bir kasabada masa başı bir iş üstlenir. Yıllar sonra karşılaştığı bir vaka onu geçmişin karanlık mağarasına geri götürür. Hesap defteri açılır. Dedektif rolü yerini, saplantılı bir şekilde kendi vicdanını ferahlatacak ‘günah keçisi’ arayan bir avcıya bırakır.</p>
<p data-path-to-node="4">Bu noktada Sparma, Deke için bir şüpheliden çok daha fazlasıdır; o, Deke’in bütün cinayetleri üzerine yıkabileceği, böylece kendi içindeki o karanlık lekeyi dışsallaştırabileceği bir aynadır. Analitik bir bakışla bu, yoğun bir <b data-path-to-node="4" data-index-in-node="227">narsisistik telafi</b> savunmasıdır. Deke’in Sparma’ya olan saplantısı, aslında adaleti tesis etme çabası değil, kendi faili olduğu o eski travmayı başka bir &#8216;mutlak kötü&#8217; figürüyle ikame etme dürtüsüdür. Eğer bütün kötülükler Sparma’da toplanırsa, Deke’in geçmişteki o &#8216;küçük hatası&#8217; bu büyük karanlığın içinde eriyip gidecektir.</p>
<p data-path-to-node="5">Deke’in kurbanlara karşı sergilediği o abartılı korumacı tavır ve &#8216;melek olma arzusu&#8217;, kurbanların hukukunu savunmaktan ziyade, suçluluğun ağır girdabından çıkış biletidir. Özellikle halüsinasyon sahnelerinde ona en yakın duran ve beklentili gözlerle ona bakan kadın figürü; dönüm noktası olan o gece öldürdüğü masum kadından başkası değildir. Bu hikayeyi bu kadar kişiselleştirmesi, rasyonel kanıtların yerini tamamen öznel sanrıların almasına neden olur. Artık hiçbir &#8216;küçük detay&#8217; nesnel bir veri değildir; her biri, Deke’in devredeceği &#8216;suçlu yapbozunu&#8217; tamamlamak için eğilip bükülen birer <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="595">projeksiyon</b> aracına dönüşür.</p>
<p data-path-to-node="6">Bu tehlikeli oyunun en trajik kurbanı ise Baxter olur. Baxter, Deke’in henüz kirlenmemiş, idealist geçmişinin bir yansımasıdır. Deke, Baxter’ı bu sürece dahil ederek aslında kendi halefini yaratmaz; aksine, onu da kendi suçluluk çukuruna çekerek bu vicdan azabına ortak eder. Baxter’ın elini kana buladığı o an, Deke için narsisistik bir rahatlama anıdır: Artık suç paylaşılmıştır, döngü tamamlanmıştır. Sparma’nın öldürülmesine verdiği o sakin ve kontrollü tavrı o ana kadar ki ilerlemiyor hissini tersine çevirir. Finaldeki kırmızı toka ise bu kurgunun son parçasıdır. Deke, Baxter’a o sahte kanıtı gönderirken, amacı gerçekten onu sakinleştirmek midir? Yoksa o gece ne yaptığını daima hatırlatacak bir imge mi? Son tahlilde &#8216;The Little Things&#8217;, gizemli bir katilin peşindeki dedektifin hikayesi değil; kendi karanlığını bir başkasına giydirerek özgürleşmeye çalışan bir ruhun, hakikati bir <b data-path-to-node="6" data-index-in-node="893">günah keçisi</b> kavramına hapsetme çabasıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/the-little-things-filminde-narsisistik-telafi-ve-adaletin-igdis-edilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Inglourious Basterds: Asimetrik Kahramanlık Öyküsü</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/inglourious-basterds-asimetrik-kahramanlik-oykusu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=inglourious-basterds-asimetrik-kahramanlik-oykusu</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/inglourious-basterds-asimetrik-kahramanlik-oykusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melike Disicuruk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Feb 2026 21:55:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema ve Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=26749</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Inglourious Basterds’ı klasik ve grotesk intikam anlatısının ötesinde, kahramanlığın nasıl asimetrik biçimlerde kurulabileceğini gösteren bir film olarak ele alır. Tarantino’nun anlatısında Shosanna’nın görünmez, geri çekilmiş ve işlevsel konumu ile Albay Hans Landa’nın görünür ama bütünüyle çıkar odaklı anti-kahramanlığı karşı karşıya getirilir. Metin, Shosanna’nın sessiz eyleminin nasıl kolektif ve politik bir güce dönüştüğünü, Landa’nın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="1">Bu yazı, Inglourious Basterds’ı klasik ve grotesk intikam anlatısının ötesinde, kahramanlığın nasıl asimetrik biçimlerde kurulabileceğini gösteren bir film olarak ele alır. Tarantino’nun anlatısında Shosanna’nın görünmez, geri çekilmiş ve işlevsel konumu ile Albay Hans Landa’nın görünür ama bütünüyle çıkar odaklı anti-kahramanlığı karşı karşıya getirilir. Metin, Shosanna’nın sessiz eyleminin nasıl kolektif ve politik bir güce dönüştüğünü, Landa’nın ise ideolojik bir figür olmaktan ziyade gücü yöneten bir özne olarak nasıl çözüldüğünü tartışmayı amaçlar.</p>
<h2 data-path-to-node="2"><b data-path-to-node="2" data-index-in-node="0">Sistematik Şiddet ve İlk Karşılaşma</b></h2>
<p data-path-to-node="3">Film, Albay Hans Landa’nın kırsal bir çiftlikte bir aileyi ziyaretiyle açılır. Nezaketle, hatta neredeyse dostane bir sakinlikle başlayan sahne kısa sürede kan gölüne dönüşür. Bu geçiş, yalnızca Tarantino’nun gerilim estetiğini yansıtmaz. Nazi rejiminin şiddeti kaba bir zorbalıktan ziyade, sakin ve düzenli bir dil üzerinden örgütlediğini düşündürür; tarihsel olarak Yahudilere gaz odalarına götürülmeden önce “duş” vaadi verilmesi gibi yöntemler, öldürme eyleminin sistematik ve rutinleştirilmiş bir süreç üzerinden yürütüldüğünü gösterir. Çiftlikte gizlenen Yahudi ailenin kızı Shosanna kaçmayı başarırken Landa’nın bakışı onu takip eder; bu bakış, sahnenin geri kalanında olup biten her şeyin taşıyıcısıdır.</p>
<h2 data-path-to-node="4"><b data-path-to-node="4" data-index-in-node="0">Görünmez Kahramanlık ve Asimetrik Konum</b></h2>
<p data-path-to-node="5">Shosanna hakkında film boyunca çok az şey öğreniriz. Geçmişi, iç dünyası ve kişilik özellikleri neredeyse boşlukta bırakılır. Üç yıl sonra Paris’te, teyzesinden kalan bir sinemayı işletirken yeniden karşımıza çıktığında da bu belirsizlik korunur. Shosanna’nın film boyunca yer aldığı yakın planlar, anlatıyı ilerletmekten çok duraksatır. Çoğu seyirci için bu anlar fazlalık gibi gelebilir; dramatik bilgi taşımaz, tempo kurmaz, merak üretmez. Tarantino, seyircinin alışık olduğu kahramanlık ritmini askıya alır ve Shosanna’yı seyirlik bir özne olmaktan çıkarır. Bu durum onu silikleştirmez; aksine asimetrik bir hatta konumlandırır. Kahraman, merkeze alınmayarak <b data-path-to-node="5" data-index-in-node="663">işlevsel</b> hâle gelir.</p>
<h2 data-path-to-node="6"><b data-path-to-node="6" data-index-in-node="0">Benliğin Korunması ve Duygusal Geri Çekilme</b></h2>
<p data-path-to-node="7">Film, travmayı temsile dayalı bir anlatı olarak kurmaktan özellikle kaçınır. Shosanna’da geçmişe dönük anlatılar, açık kırılmalar veya duygusal boşalmalar görmeyiz. Bunun yerine benlik, geri çekilerek dünyayla ilişkiyi sürdürür. Duygular bastırılmaz; sahneden alınır. Böylece görünmezlik, işlevsellik ve kontrol mümkün olur. Analitik açıdan bakıldığında bu geri çekilme bir çözülme değil; benliğin kendini koruyan örgütlenmesidir.</p>
<h2 data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">İntikamın Mekânı Olarak Sinema</b></h2>
<p data-path-to-node="9">Sinemayı yakma fikri ortaya çıktığında, ortada dışavurulmuş bir öfke ya da ideolojik bir tutum yoktur. Eylem, önceden yazılmış bir kaderin sonucu değil; mevcut konumun sunduğu imkanlardan doğan bir hamledir. Landa gibi uyanık bir figürün radarından kaçabilmesi de bu görünmezliğin ürünüdür. Shosanna’nın Yahudi kimliği ya da geçmişi, dış dünyada hiçbir iz bırakmamıştır. Bireysel hayatta kalma pozisyonu, sürpriz şekilde kolektif ve politik bir eyleme dönüşür. Yahudilerin sinemada sahip olduğu etkiler ve tarihsel pozisyon düşünüldüğünde, sinemanın bir intikam mekânına dönüşmesi tesadüf değildir. Goebbels’in Ulusun Gururu adlı propaganda filminin galasında gerçekleştirilen sabotaj, kişisel bir öç alma eyleminden çok, kolektif bir karşı hamledir. İmgeler ve anlatılar, yaratıcılarıyla birlikte yakılır; bu sayede rejimi açıkça alaya alır. Bu sahne, tarihin yalnızca silahla değil, temsiller üzerinden de yeniden yazılabileceğini hatırlatır.</p>
<h2 data-path-to-node="10"><b data-path-to-node="10" data-index-in-node="0">Tehdidin Ritmi ve Psikolojik Kontrol</b></h2>
<p data-path-to-node="11">Shosanna ile Landa’nın ikinci karşılaşması, ilk sahnedeki tehdidin hâlâ dolaşımda olduğunu hissettiren yoğun bir atmosfer taşır. Restorandaki konuşmanın ritmi, siparişler ve sessizlikler Landa tarafından belirlenir. Süt gibi küçük ayrıntılar, sahnenin psikolojik yükünü ağırlaştırır. Shosanna’nın yüzünde açık bir panik yoktur; bu, duygunun yokluğuna değil, askıya alınmasına işaret eder. Duygulanım geri çekilirken benlik dağılmaz; aksine, sahnenin güvenliği sağlanana kadar işlevselliğini korur. Bu temkinli temas, Shosanna’nın gücünün dramatik çıkışlardan değil, kontrol edilen bir görünmezlikten üretildiğini düşündürür.</p>
<h2 data-path-to-node="12"><b data-path-to-node="12" data-index-in-node="0">Çıkar Odaklı Anti-Kahramanlık ve Sonuç</b></h2>
<p data-path-to-node="13">Landa film boyunca bir <b data-path-to-node="13" data-index-in-node="23">anti-kahraman</b> olarak parlatılsa da, finalde ideolojik bir figür olmaktan tamamen çıkar. Yüksek rütbeli Nazi kadrolarının ölümüne kendi çıkarı uğruna izin vermesi, onun gücü temsil etmediğini; yalnızca gücü kendi çıkarları doğrultusunda ustalıkla takip ettiğini açığa çıkarır. Film, kahramanlığı sadece yüksek sesli bir direnişle değil, geri çekilerek kurulan bir işlevsellik üzerinden düşünmeye davet eder. Shosanna’nın zaferi görünür değildir; hatta ancak olup bittikten sonra fark edilir. Landa ise anlatının en parlak figürlerinden biri olmasına rağmen, sonunda yalnızca yön değiştiren bir çıkar hesabı olarak kalır. Bu iki hattın kesiştiği yerde, Tarantino <b data-path-to-node="13" data-index-in-node="684">kahramanlığa</b> dair alışılmış temayı ters yüz eder.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/inglourious-basterds-asimetrik-kahramanlik-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
