<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>Çift ve Aile Terapisi &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<atom:link href="https://psychologytimes.com.tr/konu/cift-ve-aile-terapisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<description>Psychology Times Türkiye ve Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir psikoloji platformudur.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jun 2026 07:41:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://psychologytimes.com.tr/wp-content/uploads/2025/02/favicon-psychology-150x150.webp</url>
	<title>Çift ve Aile Terapisi &#8211; Psychology Times Türkiye</title>
	<link>https://psychologytimes.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aynı Evde İki Yabancı: Evliliklerde Sessiz Uzaklaşma</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/ayni-evde-iki-yabanci-evliliklerde-sessiz-uzaklasma/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ayni-evde-iki-yabanci-evliliklerde-sessiz-uzaklasma</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/ayni-evde-iki-yabanci-evliliklerde-sessiz-uzaklasma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurhayat Şanlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 07:41:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/ayni-evde-iki-yabanci-evliliklerde-sessiz-uzaklasma/</guid>

					<description><![CDATA[Sevgi gerçekten azalır mı? Evliliklerde en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Onu hâlâ seviyorum ama eskisi gibi hissetmiyorum.” Bu cümle, çoğu zaman insanların korkmasına neden olur. Çünkü ilk tanıştıkları günlerde yaşadıkları heyecanı, özlemi ve yoğun duyguları artık aynı şekilde hissetmediklerinde sevginin bittiğini düşünmeye başlarlar. Oysa psikoloji bize oldukça önemli bir gerçeği gösteriyor: Çoğu zaman azalan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgi gerçekten azalır mı?</p>
<p>Evliliklerde en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Onu hâlâ seviyorum ama eskisi gibi hissetmiyorum.” Bu cümle, çoğu zaman insanların korkmasına neden olur. Çünkü ilk tanıştıkları günlerde yaşadıkları heyecanı, özlemi ve yoğun duyguları artık aynı şekilde hissetmediklerinde sevginin bittiğini düşünmeye başlarlar. Oysa psikoloji bize oldukça önemli bir gerçeği gösteriyor: Çoğu zaman azalan sevgi değildir; sevginin hissedilme biçimidir.</p>
<p>İnsan zihni yeniliğe karşı son derece duyarlıdır. Yeni bir ilişki başladığında beyinde <strong>dopamin</strong>, <strong>serotonin</strong> ve <strong>oksitosin</strong> gibi nörokimyasal sistemler yoğun biçimde çalışır. Bu nedenle kişi karşı tarafı sürekli düşünür, onunla vakit geçirmek ister ve küçük etkileşimlerden bile büyük mutluluk duyar. Ancak zaman geçtikçe beyin bu yeni duruma alışır. Psikolojide buna “hedonik adaptasyon” denir. Yani insan, hayatındaki olumlu şeylere zamanla alışır.</p>
<p>İlk günlerde saatlerce telefonda konuştuğunuz kişi artık her gün yanınızdadır. Bir zamanlar özlediğiniz şey, artık hayatınızın doğal bir parçası haline gelir. İşte tam bu noktada birçok çift önemli bir yanılgıya düşer. Heyecanın azalmasını sevginin azalması olarak yorumlar.</p>
<p>Oysa heyecan ve sevgi aynı şey değildir. Heyecan, ilişkinin başlangıç döneminin doğal bir ürünüdür. Sevgi ise zaman içinde gelişen, derinleşen ve dönüşen bir bağdır. Bir ilişki ilk aylarda daha çok tutku üzerine kuruluyken, yıllar geçtikçe güven, bağlılık ve ortak yaşam deneyimleri ön plana çıkar. Fakat insanlar çoğu zaman filmlerde gördükleri romantik aşk beklentisiyle yaşadıkları gerçek ilişkiyi karşılaştırır ve “Bir şeyler eksik” hissine kapılır.</p>
<p>Evliliklerde sevginin azaldığını düşündüren ikinci önemli neden, duygusal ihmalin birikmesidir. Bir ilişkiyi büyük krizler kadar küçük ihmaller de yıpratır. Sabah aceleyle evden çıkmak, gün içinde hiç iletişim kurmamak, karşı tarafın anlattıklarını yarım kulak dinlemek, sürekli telefon ekranına bakmak ve teşekkür etmeyi bırakmak gibi durumlar, tek başına evliliği bitirmez. Ancak zamanla duygusal yakınlığı aşındırır.</p>
<p>Bir düşünün. Bir çiçeği bir gün sulamazsanız hemen solmaz. İki gün de dayanabilir. Hatta bir süre daha canlı görünür. Ancak uzun süre ilgisiz kaldığında kaçınılmaz olarak kurumaya başlar. İlişkiler de benzer şekilde işler. Sevgi çoğu zaman bir anda kaybolmaz; yeterince beslenmediği için görünmez hale gelir.</p>
<p>Danışmanlık süreçlerinde sıkça karşılaşılan bir durum vardır. Çiftler “Eskisi gibi değiliz” diyerek gelirler. Biraz derine inildiğinde aslında birbirlerini hâlâ önemsediklerini görürüz. Sorun sevgisizlik değil, bağlantısızlıktır. Çünkü insanlar sevmedikleri için uzaklaşmazlar. Çoğu zaman uzaklaştıkları için sevgiyi hissedemez hale gelirler.</p>
<p>Modern yaşam da bu süreci hızlandırmaktadır. İş yükü, ekonomik kaygılar, çocukların sorumluluğu, ev işleri ve dijital dünyanın sürekli dikkat dağıtan yapısı, çiftlerin birbirine ayırdığı zamanı azaltmaktadır. Aynı evde yaşayan insanlar fiziksel olarak yakın ama psikolojik olarak uzak hale gelebilmektedir.</p>
<p>Akşam eve gelen bir çift düşünelim. Televizyon açık, telefonlar elde, bir yandan sosyal medya akıyor, diğer yandan ertesi günün planları yapılıyor. Saatler birlikte geçirilmiş gibi görünür. Ancak gerçekte anlamlı bir temas yaşanmamıştır.</p>
<p>Psikolojik araştırmalar, mutlu evliliklerin temelinde büyük sürprizlerden çok küçük ama düzenli etkileşimlerin olduğunu göstermektedir. Gün içinde gönderilen kısa bir mesaj, karşı tarafın gününü merak etmek, göz teması kurarak konuşmak, sarılmak veya teşekkür etmek, ilişki doyumunu ciddi şekilde artırmaktadır.</p>
<p>Sevginin azaldığını düşündüren bir diğer faktör ise çözülmemiş kırgınlıklardır. Bazı çiftler kavga etmemeyi sağlıklı ilişki sanır. Oysa bastırılan duygular zamanla görünmez duvarlar oluşturabilir. Söylenmeyen kırgınlıklar, konuşulmayan hayal kırıklıkları ve ifade edilmeyen ihtiyaçlar zamanla duygusal mesafeye dönüşür. Bir noktadan sonra insanlar birbirlerine kızgın olmaktan çok uzak hissetmeye başlar.</p>
<p>İşte evlilikler için en riskli dönemlerden biri budur. Çünkü öfke hâlâ bir bağ içerirken kayıtsızlık bağın zayıfladığını gösterebilir.</p>
<p>Peki, sevgi yeniden güçlenebilir mi? Kesinlikle evet. Çünkü sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda yapılan bir eylemdir. Birçok insan önce sevginin gelmesini bekler. Oysa çoğu zaman süreç ters işler. İnsanlar birbirlerine yeniden zaman ayırdıklarında, birbirlerini yeniden merak etmeye başladıklarında ve ilişkilerine yatırım yaptıklarında sevgi de yeniden görünür hale gelir.</p>
<p>Belki de evliliklerde sorulması gereken asıl soru şudur: “Sevgi bitti mi?” değil, “Biz sevgiyi görünür kılan şeyleri yapmaya devam ediyor muyuz?” Çünkü çoğu evlilikte kaybolan sevgi değildir. Kaybolan; ilgi, merak, temas ve ilişkinin beslenmesidir. Ve bazen yeniden yakınlaşmak için gereken şey büyük değişiklikler değil, uzun zamandır unutulmuş küçük bir “Nasılsın?” sorusudur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/ayni-evde-iki-yabanci-evliliklerde-sessiz-uzaklasma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Empatiyi Yarışa Dönüştürmek: İkili İlişkilerde &#8220;Sıfır Toplamlı Oyun&#8221; İnancı ve Ruh Sağlığına Etkileri</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/empatiyi-yarisa-donusturmek-ikili-iliskilerde-sifir-toplamli-oyun-inanci-ve-ruh-sagligina-etkileri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=empatiyi-yarisa-donusturmek-ikili-iliskilerde-sifir-toplamli-oyun-inanci-ve-ruh-sagligina-etkileri</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/empatiyi-yarisa-donusturmek-ikili-iliskilerde-sifir-toplamli-oyun-inanci-ve-ruh-sagligina-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Sena Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2026 21:40:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[çift terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[empati]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki dinamikleri]]></category>
		<category><![CDATA[puan tutma]]></category>
		<category><![CDATA[romantik ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sıfır toplamlı oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=36255</guid>

					<description><![CDATA[İnsan ilişkilerinin, özellikle romantik birlikteliklerin en temel unsurlarından biri kuşkusuz empatidir. Partnerimizin acısını hissetmek, onun yaşadığı zorlukları anlamak ve stresli anlarında ona güvenli bir liman sunmak, sağlıklı bir bağlanmanın en somut göstergeleridir. Ancak modern ilişkilerde empati, bazen kendi doğasından koparak örtük bir rekabet nesnesine dönüşebilmektedir. Çiftlerin zorluk anlarında birbirlerinin yükünü hafifletmek yerine, kendi yüklerinin daha [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan ilişkilerinin, özellikle romantik birlikteliklerin en temel unsurlarından biri kuşkusuz <strong>empatidir</strong>. Partnerimizin acısını hissetmek, onun yaşadığı zorlukları anlamak ve stresli anlarında ona güvenli bir liman sunmak, sağlıklı bir bağlanmanın en somut göstergeleridir. Ancak modern ilişkilerde empati, bazen kendi doğasından koparak örtük bir rekabet nesnesine dönüşebilmektedir. Çiftlerin zorluk anlarında birbirlerinin yükünü hafifletmek yerine, kendi yüklerinin daha ağır olduğunu kanıtlama çabasına girmesi, terapi odalarında sıkça karşılaşılan bir tıkanma noktasıdır. Journal of Affective Disorders&#8217;da yayımlanan yeni bir araştırma, bu tehlikeli dinamiğin ardındaki ampirik gerçekleri çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.</p>
<h3>Empati Sınırlı Bir Kaynak Mıdır? &#8220;Sıfır Toplamlı Oyun&#8221; Yanılgısı</h3>
<p>Pekin Normal Üniversitesi&#8217;nden araştırmacılar Wang ve Ying tarafından yürütülen çalışma, bireylerin sevgi ve duygusal desteğe yönelik temel algılarını mercek altına alıyor. Araştırmanın odaklandığı en temel bulgu, sevgiyi ve empatiyi <strong>sınırlı bir kaynak</strong> olarak görme eğilimidir. Bu zihniyete sahip bireyler, ilişkideki duygusal alışverişi adeta bir &#8220;sıfır toplamlı oyun&#8221; gibi ele alırlar. Bu yaklaşıma göre, bir tarafa gösterilen empati ve destek, diğer tarafın deposundan eksilen bir kayıptır. Yani, &#8220;Eğer bugün senin yorgunluğuna empati gösterir ve seninle ilgilenirsem, kendi hakkımdan ve enerjimden çalmış olurum&#8221; inancı hakimdir.</p>
<p>Araştırma sonuçları, bu rekabetçi empati çerçevesinin yakın ilişkilerdeki günlük duygusal sıkıntıyı ve depresif ruh hallerini doğrudan ve güvenilir bir şekilde yordadığını bulmuştur. Empatiyi sıfır toplamlı bir oyun gibi ele almak, bireylerin partnerlerine daha az sevgi göstermesine yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda her iki tarafta da yüksek oranlarda günlük depresyon riskini beraberinde getiriyor. Normal şartlar altında empati, çiftleri dışsal stres faktörlerine karşı koruyan kolektif bir tampon işlevi görürken; bu kaynağın kısıtlanması hem bireysel hem de ilişkisel kırılganlığı tehlikeli düzeyde artırıyor.</p>
<h3>&#8220;Ben de Zor Bir Gün Geçirdim&#8221; Savaşı ve Puan Tutma Davranışı</h3>
<p>Çift terapisinde sıklıkla gözlemlenen ancak adı konmakta zorlanılan bu dinamik, pratikte kendini &#8220;Benim günüm seninkinden daha kötüydü&#8221;, &#8220;Ben de iş yerinde çok yıprandım, asıl ilgilenilmeyi hak eden benim&#8221; cümleleriyle gösterir. Eşler, partnerinin kırılganlığını ya da yorgunluğunu gördüğü anda onu teselli etmek yerine, adeta kendi mağduriyet kartını masaya sürer. Bu durum, ilişkide yıkıcı bir <strong>puan tutma</strong> mekanizması yaratır.</p>
<p>Puan tutma davranışı başladığında, partnerler birbirlerinin müttefiki olmaktan çıkıp hakemleri haline gelirler. Kimin daha çok fedakarlık yaptığı, kimin daha çok yorulduğu ve kimin daha fazla şefkati hak ettiği sürekli olarak hesaplanır. Ne var ki, empatinin bir yarışa dönüştüğü bu senaryoda hiçbir taraf kazanamaz. Mağduriyet yarışını kazanan taraf anlık bir &#8220;haklılık&#8221; hissi yaşasa da, günün sonunda her iki taraf da anlaşılmamışlık, yalnızlık ve duygusal ihmal hissiyle baş başa kalır. Araştırmanın sunduğu ampirik temeller, bu haklılık savaşının doğrudan kronik bir depresif ruh haline zemin hazırladığını açıkça ispatlamaktadır.</p>
<h3>İlişkimizi Kurtaracak O Soru: Biz Bir Takım mıyız, Yoksa Rakip mi?</h3>
<p>Aslında tüm bu bilimsel veriler, günlük hayatımızda canımızı sıkan o meşhur tıkanma noktasına ışık tutuyor. Eğer siz de ilişkinizde zaman zaman tükenmiş hissediyor, &#8220;Sürekli ben veriyorum, o hiç görmüyor&#8221; ya da &#8220;Onun derdi biter ama benimki bitmez&#8221; gibi düşüncelere kapılıyorsanız, kendinize şu kritik soruyu sormanızın vakti gelmiş demektir: &#8220;Benim için sevgi ve empati, biri kullanınca biten bir şey mi, yoksa paylaştıkça çoğalan bir güç mü?&#8221; Eşimizin duygusal desteğini sanki sınırlı bir paraymış gibi görüp &#8220;Şimdi ona harcarsam bana kalmayacak&#8221; diye düşünmek, farkında olmadan bizi birer hesap uzmanına dönüştürür. Oysa ilişki, kimin daha çok yorulduğunun çetelesini tuttuğumuz bir muhasebe masası değildir.</p>
<p>İlişkideki bu gizli haklılık yarışını fark etmek ve durdurmak, sadece evliliğinizi veya beraberliğinizi kurtarmaz; doğrudan kendi ruh halinizi de iyileştirir. Unutmayın, partnerinizin o gün çok yorulduğunu kabul etmek, onun omzuna başınızı yaslayıp teselli etmek, kendi yorgunluğunuzu çöpe atmak ya da hakkınızdan vazgeçmek anlamına gelmez. Güvenli ve huzurlu bir ilişkide şu sessiz anlaşma hakimdir: &#8220;Bugün senin yükün çok ağır, seni taşımaya hazırım; çünkü biliyorum ki yarın ben düştüğümde, beni kaldıracak olan da sensin.&#8221; Empatiyi aranızda bir yarış konusu olmaktan çıkarıp yeniden sığınacağınız ortak bir liman haline getirdiğinizde, hem zihnen rahatladığınızı hem de ilişkinizin nefes almaya başladığını göreceksiniz. Çünkü sevgi, harcadıkça tükenen bir bütçe değil; paylaşıldıkça iki tarafı da besleyen sonsuz bir kaynaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/empatiyi-yarisa-donusturmek-ikili-iliskilerde-sifir-toplamli-oyun-inanci-ve-ruh-sagligina-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kataloğa Bakar Gibi Eş Seçmek: Modern İlişkilerin Eril ve Dişil Kodlara Etkisi</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kataloga-bakar-gibi-es-secmek-modern-iliskilerin-eril-ve-disil-kodlara-etkisi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kataloga-bakar-gibi-es-secmek-modern-iliskilerin-eril-ve-disil-kodlara-etkisi</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kataloga-bakar-gibi-es-secmek-modern-iliskilerin-eril-ve-disil-kodlara-etkisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aleyna Akkuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 May 2026 21:55:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Flört]]></category>
		<category><![CDATA[Duygusal Dayanıklılık]]></category>
		<category><![CDATA[Eril-Dişil Dengesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eş Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=34877</guid>

					<description><![CDATA[Dijitalleşmede &#8220;Eş&#8221; Aramak Ekranı sağa kaydırmak sadece bir saniye sürüyor. Peki, o bir saniye içinde gerçekten bir &#8220;insanı&#8221; mı seçiyoruz, yoksa algoritmaların önümüze servis ettiği estetik bir paketi mi? Modern dünya, bize tarihin en geniş &#8220;eş kataloğunu&#8221; sunuyor. Ancak bu dijital çağda kaybolurken, seçtiğimiz kişinin bir ruhu, bir hikayesi ve bir derinliği olduğunu unutuyoruz. Modern [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>Dijitalleşmede &#8220;Eş&#8221; Aramak</strong></h2>
<p>Ekranı sağa kaydırmak sadece bir saniye sürüyor. Peki, o bir saniye içinde gerçekten bir &#8220;insanı&#8221; mı seçiyoruz, yoksa algoritmaların önümüze servis ettiği estetik bir paketi mi? Modern dünya, bize tarihin en geniş &#8220;eş kataloğunu&#8221; sunuyor. Ancak bu dijital çağda kaybolurken, seçtiğimiz kişinin bir ruhu, bir hikayesi ve bir derinliği olduğunu unutuyoruz. Modern kapitalist çağ, bizlere sabrı bir erdem olmanın ötesinden çıkartıp bir zaman kaybı olarak algılamamızı sağlamaktadır. Oysa ruhsal temas, anlık tatminler ve haz odaklılıktan farklı olarak yavaşlık ve emekle sağlıklı şekilde büyümektedir. Dijitalleşmeyle beraber aile ilişkilerimiz toplumsallıktan bireyselliğe doğru ilerlerken, partner seçimine olumsuz etki bırakmakta; toplumda artık birine &#8220;talip&#8221; olarak değil, zihnimizdeki idealize edilmiş prototiplere uygun bir &#8220;ürün&#8221; seçme haline gelmektedir. İnsan gerçekliğinin metalaştığı bu çağda arayış, bizi binlerce seçenek arasında bırakırken, aslında en temel ihtiyacımız olan gerçek insan özellikleri olan duygusal yakınlık, iletişim, görülme, onaylanma, sevilme, duyulma, dinleme ve anlama becerilerimizi bizden uzaklaştırıyor.</p>
<h2><strong>Erillik ve Dişillik Dengesi</strong></h2>
<p>Bugün bedenlerimiz, tüketim kültürünün etkisiyle sürekli bir estetik algı üretme merkezi haline geldi. Bu kültürün yarattığı &#8220;ideal görünüm&#8221; algısı, uzun süre kadın bedeni üzerinden okunsa da son dönemde erkek tüketicilere doğru da hızla evrilmektedir (Aydın, 2020, s. 107). Sosyal medya, bedenleri birer araç olarak topluma sunarken; aslında kadim olan eril-dişil dengesini bozup yerine meta imajlar koymaktadır. Bu durum, bizi bir insanın özündeki eril veya dişil enerjisiyle değil, o insanın sosyal medya aracılığıyla sunduğu &#8220;estetik sunumuyla&#8221; ilişki kurmaya zorlamaktadır. Gerçek eril ve dişil dengesinin yerini; filtrelerin ve toplumsal tahakkümün inşa ettiği yapay bir &#8220;estetik performans&#8221; alıyor. Bu durum, karşımızdakinin karakterini, ihtiyaçlarını, duygularını ve kültürünü tanımaya değil, sadece o toplumsal &#8220;rolü&#8221; başarıyla oynayan bedeni seçmeye itmektedir.</p>
<h2><strong>Neden Derinleşemiyoruz?</strong></h2>
<p>Eş adayına bir &#8220;özne&#8221; olarak değil, bir tüketim nesnesi olarak bakılması yatmaktadır. İlişki, bir bağ kurma süreci olmaktan çıkıp; sadece arzu ve ihtiyaçların giderildiği, sürecin yok sayıldığı ve sonucun hemen beklendiği bir tüketim nesnesine dönüşmektedir. Yarattığımız imaja uygun erkek ve kadını ararken, bulduğumuz kişinin karakterini, duygusal ihtiyaçlarını ve yaralarını anlamlandıramamamızdır. Bir kişi için mücadele vermek adına gerekli çabayı ve zamanı yönetemiyoruz. &#8220;Bir yerlere yetişme&#8221; isteği ve zamanı sadece maddi bir değer olarak görme yanılgısı, birine zaman ayırmayı değersizleştirmektedir. Gerçek bağlar zayıflarken yaşadığımız bu yüzeysellik, duygusal dayanıklılığımızı tüketerek bizi modern çağın yalnızlığına hapsetmektedir. Eş seçimi; sadece bir beğeni, uygunluk, hoşlantı, cinsellik olarak değil, dijitalleşmenin yaratmış olduğu duygusuzluğun ötesine geçip bir insanın ruhuna dokunma cesareti göstermektir. Aynı Gottman&#8217;ın da dediği gibi, sağlıklı bir beraberliğin temeli, ilişkilerin yüzeysel değil, paylaşılan ortak anlam ve emekle dolmasıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kataloga-bakar-gibi-es-secmek-modern-iliskilerin-eril-ve-disil-kodlara-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YALNIZ ANNELER, GÖRÜNMEZ BABALAR</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yalniz-anneler-gorunmez-babalar</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevda Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 22:45:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<category><![CDATA[annelik işlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Babalık işlevi]]></category>
		<category><![CDATA[içsel aile sistemleri]]></category>
		<category><![CDATA[modern ebeveynlik]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal rahim]]></category>
		<category><![CDATA[tek ebeveynlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=34282</guid>

					<description><![CDATA[Babalık işlevi, çocuğun toplumsal yönünü simgelerken, onu annenin göğsünden çekip alan ve öteki ile tanıştıran bir işlev de görür. Baba, anne ile çocuk arasındaki büyüleyici ama bir o kadar da yutucu olan ilişkiyi böler. Bu durum, simbiyotik çemberin arasına girerek çocuğa dünyadaki her şeyin annesinden ibaret olmadığını, onun dışında da bir hayatın, bir arzunun ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Babalık işlevi</strong>, çocuğun toplumsal yönünü simgelerken, onu annenin göğsünden çekip alan ve öteki ile tanıştıran bir işlev de görür. Baba, anne ile çocuk arasındaki büyüleyici ama bir o kadar da yutucu olan ilişkiyi böler. Bu durum, simbiyotik çemberin arasına girerek çocuğa dünyadaki her şeyin annesinden ibaret olmadığını, onun dışında da bir hayatın, bir arzunun ve bir toplumsal düzenin var olduğunu gösteren gücü simgeler. Eğer baba araya girip bu &#8216;ilahiyane&#8217; birleşmeyi kesintiye uğratmazsa, çocuk annenin narsisistik bir uzantısı olarak kalma riskiyle karşı karşıya gelir. Babalık işlevi, çocuğun bakışlarını annenin göğsünden alıp dış dünyanın geniş ufuklarına çevirmesini sağlar; bu, bağımlılıktan bireyselliğe geçişin ilk ve en sert adımıdır. Ömür boyu sürecek bu yolculuk, ayrılma-bireyleşme için çıkılan yoldaki psikolojik doğumun da başlangıcıdır.</p>
<p><strong>Annelik işlevi</strong>, öyle güçlü bir duygudur ki Kral Arthur&#8217;un kılıcı gibi ilahi bir gücü simgeler. Efsaneye göre, İngiltere Kralı öldüğünde arkasında bir varis bırakmaz. Bir gün kilisenin bahçesinde, bir taşın içine saplanmış kılıç belirir. Üzerinde ise şu yazar: &#8220;Bu kılıcı taştan çıkaran kişi, tüm Britanya&#8217;nın haklı doğmuş kralıdır.&#8221; Ülkenin en güçlü şövalyeleri ve soyluları kılıcı yerinden oynatamaz bile. Ancak genç ve mütevazı bir seyis olan Arthur, bir ihtiyaç anında kılıcı hiç zorlanmadan çekip çıkarır. Bu an, onun sıradan bir genç değil, ilahi bir iradeyle seçilmiş bir lider olduğunu kanıtlar. Annelik de bazı yönleriyle taştan kılıcı çıkaran Arthur gibi spiritüel bir gücü temsil eder. Anneliğin &#8216;her şeye gücü yetme&#8217; ilizyonundan bebeği çıkarabilmesi için hata yapabilen bir insan olduğunu bebekle ayrışma sürecinde istemeden de olsa ona tattırması gerekir.</p>
<p><strong>Anneliğin iki farklı yüzü</strong> vardır. Bir bebeği anne karnında istenen duygularla dokuz ay boyunca beslemek ne kadar hayatiyse, doğum sonrası özellikle ilk üç ayda da aynı bakımın sürmesi o kadar önemlidir. Henüz anne karnındayken annesinin mırıldandığı ezgileri dinleyerek doğuma hazırlanan bir fetüsün, ilerleyen yaşlarında aynı şarkıları notalara ihtiyaç duymadan çalabilmesi bir tesadüf olamaz. Bu simbiyotik bağlılığın sebep olduğu aşırı yakınlık, yaşamsal olmasının yanı sıra doğum sonrası dengelenmediği takdirde ağır ruhsal yaralanmalara yol açabilir. İnsan canlısının hayatı boyunca tutunacağı bu yüce anne sevgisi, çocukluk döneminde yaşamsal bir öneme sahip olsa da simbiyotik bağın yetişkinlikte de sürmesi, maalesef hastalıklı bir yapışıklığa evrilir. &#8220;Öteki&#8221; (baba) tarafından kesintiye uğratılmayan bu aşırı bağlılık, anneliğin ilahiyane yönünün babalık işlevini de bütünüyle gölgeleyerek yok etmesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>Ruhsal rahim</strong> kavramını Donald Winnicott, fiziksel kucaklamanın ötesinde bir duygusal alan olarak tanımlar. Bebek, dünyayı başlangıçta parçalanmış ve kaotik algılar. Ruhsal rahim (bakım veren figür), bu parçaları bir arada tutan bir sınır görevi görür. Bebeğin ihtiyaçlarının tutarlı şekilde karşılanması, onda &#8220;var olmaya devam ediyorum&#8221; hissi yaratır. Ruhsal rahim, psikanalitik literatürde bireyin fiziksel doğumundan sonra içine doğduğu, zihinsel ve duygusal gelişimini sağlayan &#8220;ikinci rahim&#8221; olarak tanımlanır. Biyolojik rahim bebeği fiziksel olarak nasıl koruyor ve besliyorsa, ruhsal rahim de bebeğin ham duygularını işleyen ve ona bir &#8220;benlik&#8221; kazandıran psikolojik çevre sunar. Çocuğun ruhsal anlamda çocuk kalmasını sağlayan kısıtlı bir alan değil, aksine kendi sınırlarını ve kapasitesini belirlemesine olanak tanıyan öznel bir alandır.</p>
<p>İlişkilerin &#8216;kısır&#8217; kalması, aslında beklenen o ruhsal doğumun henüz gerçekleşmediğinin bir işaretidir. Tıpkı biyolojik doğumdaki sancılı bekleyiş gibi, ruhsal olgunluk da göğüslenmesi gereken zorlu süreçleri beraberinde getirir. Çiftler arasındaki anlaşmazlıklar çözülemez bir düğüme dönüştüğünde, orada artık iki yetişkinin sağduyulu karşılaşmasından değil; çocuk ve yetişkin ego durumlarının çatışmasından söz etmek gerekir.</p>
<p><strong>İlişkilerde denge</strong> sağlamak önemlidir. Nitekim insanın başına ne gelirse dengesizlikten gelir; ancak annenin vaktinde geri çekilmesi ve babanın onun bıraktığı boşluğu ebeveynlik rolüyle doldurması sayesinde çocuk simbiyotik çemberden kurtulup sağlıklı bir öznelliğe adım atabilir. Babanın dış dünyayı temsil eden rolü, sağlıklı bir çocukluğun ve özgür bir bireyin gerçek doğumudur. Kişinin kendi öznelliğini kazanması; ebeveynleriyle olan bağını yetişkin bir zemine taşımasından ve bu ruhsal doğumla kendi varlığını dünyaya getirmesinden geçer.</p>
<p>Çocuk, anne-babasından sonra üçüncü ebeveyni olarak anılan bu ikisi arasındaki ilişkide büyür. Ebeveynlerin ilişkisindeki olgunluk ya da çiğlik, çocuk benliğin kaderini belirler. Hiçbir çocuk onların hatalı davranışlarının sorumlusu olmadığı gibi ilişkiyi kurtaran rolüne de bürünmemelidir. Çocuğa yarabandı muamelesi yapanlar, böylece üzerini örtükleri sorunlarına acımasızca çocuklarını şahit etmiş olmuyorlar mı? Peki, bu dengesizlik çocuklar için fazlaca yaralayıcı değil mi?</p>
<p><strong>Tek ebeveynlik</strong> günümüzde ebeveynliğin sınırları, ne yazık ki ağırlıklı olarak anne tarafından belirlenen kurallara sıkışmış durumdadır. Özellikle tek ebeveynli ailelerde, çocuğun duygusal ve fiziksel tüm gereksinimlerini tek bir kişinin göğüslemesi, kaynakların paylaşımı noktasında yetersizliklere yol açabilmektedir. Oysa ebeveynlik, özünde paylaşılan bir sorumluluk olmalıdır; ancak bu şekilde, anne ve babanın ortak tercihiyle dünyaya gelen bir insanın gelişimi için gereken tüm kaynaklar eksiksiz sağlanabilir. Kadim bir Afrika atasözünün de vurguladığı gibi: &#8220;Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.&#8221; Bu söz, geçmişteki mahalle ve köy kültürünün, ebeveynlerin omuzlarındaki yükü nasıl paylaştığını ve çocuğun yetişme sürecini kolektif bir dayanışmaya dönüştürdüğünü en iyi şekilde anlatır. Sağlıklı bir nesil, sadece iki kişinin değil, bu sorumluluğu paylaşan bir sistemin ürünüdür.</p>
<p><strong>Modern ebeveynlik</strong> ise, eskiden geleneksel köylerin yerini günümüzün &#8220;modern köylerine&#8221; bıraktığı bir süreçtir. Ahırlardaki hayvanların yerini evcil dostlarımız, geniş avlulu evlerin yerini ise daralan 1+1 dairelere hapsolan çekirdek veya tek ebeveynli yaşamlar aldı. Bahçelerde peşinden koştuğumuz o ele avuca sığmaz keçiler, yerini kucağımızdaki uysal kedilere bıraktı. Ancak bu fiziksel daralma, ruhsal bir boşluğu da beraberinde getirdi; ait olma ve değer görme gibi yaşamsal ihtiyaçlarımızın karşılanamaması, hepimizi sanal dünyanın tekinsiz köşelerine savurdu. Biz ebeveynler, kendi ruhsal boşluklarımızda yönümüzü bulmaya çalışırken; siber çeteler, sanal kumar tacirleri ve uyuşturucu baronları en kıymetlilerimizi, çocuklarımızı elimizden almaya başladı. Sokakları tehlikeli bulup onları &#8220;güvende olsunlar&#8221; diye evlerimize, dizimizin dibine oturttuk. Oysa yanımızda sandığımız o çocuklar, ellerindeki telefonun soğuk ışığında, gözlerindeki o asıl pırıltıyı günbegün kaybettiler. Evin duvarları arasında koruduğumuzu sandığımız evlatlarımız, dijital dünyanın sınırsız ve kontrolsüz karanlığında aslında hiç olmadıkları kadar yalnız ve savunmasız kaldılar.</p>
<p><strong>İçsel ebeveyn sistemleri</strong> de önemlidir. Babalık işlevi, &#8216;dünyayı tek başıma sırtlarım&#8217; diyen annelik işlevine ortak olmalıdır. Evin içindeki sevgi ve sıcaklığın kaynağı nasıl annenin varlığıysa, dış dünyaya, sokağa çıktığımızda içimizde hissettiğimiz güvenin kaynağı da babanın varlığı olmalıdır. Bu içsel öğretiler, ancak bir araya geldiklerinde varoluşsal bir anlam ve bütünlük hissi yaratabilir; böylece sağlıklı bir ruhsal yapı için gereken &#8220;içsel ebeveyn sistemi&#8221; kurulmuş olur. Peki, anneyi tek başına &#8220;kutsal&#8221; bir makama konumlandırmak, farkında olmadan babanın makamını küçültmek anlamına gelmiyor mu? Sadece anneliği yücelten toplumsal anlayışımız, kadını özgün kimliğinden koparıp yalnızca &#8220;anne olmak için yaratılmış bir canlıya&#8221; mı dönüştürüyor? Eğer öyleyse, bu durum babanın işlevini de değersizleştirip onu sistemin dışına itmiyor mu?</p>
<p>Anneler Günü&#8217;nü kutladığımız bu Mayıs ayında; bir çocuğu canından çok severek büyüten tüm annelerimize selam olsun. Ancak o annelerin ellerinden tutan, saçlarını okşayan ve bu muazzam sorumluluğu omuzlayan babalarımıza da bir selam borçluyuz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/yalniz-anneler-gorunmez-babalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadın ve Erkek Beyni Neden Farklı Çalışır?</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/kadin-ve-erkek-beyni-neden-farkli-calisir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kadin-ve-erkek-beyni-neden-farkli-calisir</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/kadin-ve-erkek-beyni-neden-farkli-calisir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İlker Altun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Aug 2025 21:13:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=11017</guid>

					<description><![CDATA[Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar, yalnızca biyolojik bir ayrımdan ibaret değildir. Psikoloji, nörobilim ve sosyal bilimler, bu farklılıkların hem fizyolojik hem de psikolojik yönlerini ele alırken, aynı zamanda toplumsal rollerin ve kültürel normların bu süreci nasıl etkilediğini de ortaya koymuştur. Günümüzde bu konuda yapılan birçok çalışma, farklılıkların kalıplaşmış cinsiyetçi bakış açılarının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="389" data-end="1135">Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar, yalnızca biyolojik bir ayrımdan ibaret değildir. Psikoloji, nörobilim ve sosyal bilimler, bu farklılıkların hem fizyolojik hem de psikolojik yönlerini ele alırken, aynı zamanda toplumsal rollerin ve kültürel normların bu süreci nasıl etkilediğini de ortaya koymuştur. Günümüzde bu konuda yapılan birçok çalışma, farklılıkların kalıplaşmış cinsiyetçi bakış açılarının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Bu makalede, <strong data-start="876" data-end="900">kadın ve erkek beyni</strong> üzerine yapılan araştırmalar ışığında nörofizyolojik yapılar, psikolojik eğilimler ve duygusal işleyiş ele alınacak, bireysel çeşitliliğin altı çizilerek <strong data-start="1055" data-end="1081">cinsiyet farklılıkları</strong>nın sağlıklı biçimde anlaşılmasına katkı sunulacaktır.</p>
<h3 data-start="1137" data-end="1701"><strong data-start="1137" data-end="1172">Fizyolojik Temelli Farklılıklar</strong></h3>
<p data-start="1137" data-end="1701">Kadın ve erkek beyinleri yapısal olarak birbirinden bazı açılardan farklılık göstermektedir. Diffüzyon tensör görüntüleme (DTI) yöntemiyle yapılan araştırmalar, kadınların beyinlerinde sağ ve sol hemisferler arasında daha fazla bağlantı olduğunu, erkeklerde ise tek hemisfer içinde daha güçlü bağlantılar bulunduğunu ortaya koymuştur (Ingalhalikar et al., 2014). Bu yapı farkı, kadınların sözel ve sosyal alanlarda daha başarılı olmalarını, erkeklerin ise mekânsal görevlerde daha iyi performans sergilemelerini açıklayabilir.</p>
<p data-start="1703" data-end="2073">Hormonlar da bu farklarda belirleyici rol oynamaktadır. Östrojen, kadınlarda duygusal işlemleme ve empatiyle ilişkiliyken; testosteron, erkeklerde rekabet ve fiziksel enerjiyle ilişkilendirilmiştir (McEwen &amp; Milner, 2017). Ancak bu biyolojik farklılıkların bireylerin davranışlarını otomatik olarak belirlemediği; çevre, öğrenme ve kültürle şekillendiği unutulmamalıdır.</p>
<h3 data-start="2075" data-end="2458"><strong data-start="2075" data-end="2114">Psikolojik ve Bilişsel Farklılıklar</strong></h3>
<p data-start="2075" data-end="2458">Kadınlar, ortalama olarak duygusal tanıma, empati kurma ve sosyal ilişkileri yönetme konusunda daha avantajlıdır. Baron-Cohen’in (2003) empatizer-sistemizer kuramına göre kadınlar daha çok empatiye, erkekler ise sistematik düşünmeye eğilimlidir. Ancak bu eğilimler bireysel düzeyde büyük farklılıklar gösterir ve keskin bir ayrım oluşturmaz.</p>
<p data-start="2460" data-end="2963">Beş Faktör Kişilik Modeli’ne göre yapılan çapraz kültürel bir analizde, kadınlar ortalama olarak nevrotiklik ve uyumluluk puanlarında daha yüksek, erkekler ise dışa dönüklük ve özgüven puanlarında öne çıkmıştır (Costa, Terracciano &amp; McCrae, 2001). Kadınların duygu odaklı başa çıkma stratejilerini, erkeklerin ise problem çözmeye yönelik stratejileri tercih ettiği görülmektedir (Tamres, Janicki &amp; Helgeson, 2002). Bu durum, psikoterapi sürecinde cinsiyete özgü yaklaşımların önemini ortaya koymaktadır.</p>
<h3 data-start="2965" data-end="3434"><strong data-start="2965" data-end="3004">Duygusal İşleyiş ve Sosyal Etkenler</strong></h3>
<p data-start="2965" data-end="3434">Duygusal farkındalık ve duygu düzenleme açısından kadınların daha yüksek puanlar aldığı araştırmalarla desteklenmiştir. Bu durum kadınların duygusal uyarıcılara karşı daha duyarlı olduğunu gösterse de, duygusal yükün fazlalığı bazı psikopatolojilere yatkınlık oluşturabilir. Örneğin, kadınlarda depresyon ve anksiyete bozukluklarının erkeklere kıyasla daha yüksek oranda görülmesi bu durumla ilişkilidir (Nolen-Hoeksema, 2001).</p>
<p data-start="3436" data-end="3772">Öte yandan erkekler duygularını bastırma ve dışavurmakta zorlanma eğilimindedir. Bu durum, erkeklerin psikolojik yardım arama davranışını geciktirebilir. Toplumsal normlar, “erkek ağlamaz” veya “kadın duygusaldır” gibi yargılarla bu farklılıkları pekiştirir ve bireylerin kendi duygularıyla sağlıklı şekilde temas kurmasını zorlaştırır.</p>
<h3 data-start="3774" data-end="4410"><strong data-start="3774" data-end="3827">Biyolojik Farklardan Toplumsal Cinsiyet Rollerine</strong></h3>
<p data-start="3774" data-end="4410">Cinsiyet farklılıklarını anlamaya yönelik çalışmalar yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal perspektiflerle de ele alınmalıdır. Kültürel değerler ve yetiştirilme tarzı, bireylerin davranışsal ve duygusal eğilimlerini belirlemede büyük rol oynar. Birçok toplumda erkek çocuklara rekabet, bağımsızlık ve kontrol öğretilirken, kız çocuklara iş birliği, hassasiyet ve bakım verme gibi roller biçilir. Bu öğrenilmiş davranış kalıpları, <strong data-start="4283" data-end="4307">kadın ve erkek beyni</strong> üzerine yapılan değerlendirmelerde yalnızca biyolojiye dayandırmanın yetersiz olduğunu göstermektedir.</p>
<h3 data-start="4412" data-end="4912"><strong data-start="4412" data-end="4438">Sonuç ve Değerlendirme</strong></h3>
<p data-start="4412" data-end="4912">Kadınlar ve erkekler arasında var olan fizyolojik, psikolojik ve duygusal farklılıklar; bireylerin ihtiyaçlarını anlamak ve psikolojik destekleri kişiselleştirmek açısından önemli bilgiler sunar. Ancak bu farklılıklar ortalama eğilimlere dayalıdır ve bireylerin tekil özelliklerini açıklamak için yeterli değildir. Psikolojide <strong data-start="4768" data-end="4794">cinsiyet farklılıkları</strong>nı araştırmak, kalıplaşmış yargılar üretmek için değil; bireysel çeşitliliği anlamak ve desteklemek için yapılmalıdır.</p>
<p data-start="4914" data-end="5129">Gelecek çalışmaların yalnızca biyolojik yapılarla değil, aynı zamanda sosyal öğrenme, kültürel normlar ve yaşam deneyimleriyle şekillenen çok katmanlı bir modelle ele alınması, daha sağlıklı bir yaklaşım sunacaktır.</p>
<h3 data-start="5131" data-end="6411"><strong data-start="5131" data-end="5143">Kaynakça</strong></h3>
<p data-start="5131" data-end="6411">• Baron-Cohen, S. (2003). <em data-start="5172" data-end="5249">The Essential Difference: Male and Female Brains and the Truth About Autism</em>. Basic Books.<br data-start="5263" data-end="5266" />• Costa, P. T., Terracciano, A., &amp; McCrae, R. R. (2001). Gender differences in personality traits across cultures: Robust and surprising findings. <em data-start="5413" data-end="5463">Journal of Personality and Social Psychology, 81</em>(2), 322–331. <a class="" href="https://doi.org/10.1037/0022-3514.81.2.322" target="_new" rel="noopener" data-start="5477" data-end="5519">https://doi.org/10.1037/0022-3514.81.2.322</a><br data-start="5519" data-end="5522" />• Ingalhalikar, M., Smith, A., Parker, D., Satterthwaite, T. D., Elliott, M. A., Ruparel, K., … &amp; Verma, R. (2014). Sex differences in the structural connectome of the human brain. <em data-start="5703" data-end="5757">Proceedings of the National Academy of Sciences, 111</em>(2), 823–828. <a class="" href="https://doi.org/10.1073/pnas.1316909110" target="_new" rel="noopener" data-start="5771" data-end="5810">https://doi.org/10.1073/pnas.1316909110</a><br data-start="5810" data-end="5813" />• McEwen, B. S., &amp; Milner, T. A. (2017). Understanding the broad influence of sex hormones and sex differences in the brain. <em data-start="5938" data-end="5976">Journal of Neuroscience Research, 95</em>(1–2), 24–39. <a class="" href="https://doi.org/10.1002/jnr.23857" target="_new" rel="noopener" data-start="5990" data-end="6023">https://doi.org/10.1002/jnr.23857</a><br data-start="6023" data-end="6026" />• Nolen-Hoeksema, S. (2001). Gender differences in depression. <em data-start="6089" data-end="6138">Current Directions in Psychological Science, 10</em>(5), 173–176. <a class="" href="https://doi.org/10.1111/1467-8721.00142" target="_new" rel="noopener" data-start="6152" data-end="6191">https://doi.org/10.1111/1467-8721.00142</a><br data-start="6191" data-end="6194" data-is-only-node="" />• Tamres, L. K., Janicki, D., &amp; Helgeson, V. S. (2002). Sex differences in coping behavior: A meta-analytic review. <em data-start="6310" data-end="6355">Personality and Social Psychology Review, 6</em>(1), 2–30. <a class="" href="https://doi.org/10.1207/S15327957PSPR0601_1" target="_new" rel="noopener" data-start="6366" data-end="6409">https://doi.org/10.1207/S15327957PSPR0601_1</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/kadin-ve-erkek-beyni-neden-farkli-calisir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>John Gottman’ın Teorisi Işığında Mahşerin Dört Atlısı ve İlişkisel Çöküş</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/john-gottmanin-teorisi-isiginda-mahserin-dort-atlisi-ve-iliskisel-cokus/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=john-gottmanin-teorisi-isiginda-mahserin-dort-atlisi-ve-iliskisel-cokus</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/john-gottmanin-teorisi-isiginda-mahserin-dort-atlisi-ve-iliskisel-cokus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berna Tonkul]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 May 2025 10:30:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=4605</guid>

					<description><![CDATA[ Günümüzde ilişkiler pek çok farklı nedenle sona erebilmektedir. Dr. John Gottman, ilişkilerin sonunu hazırlayan dört temel iletişim biçimleri olduğunu öne sürmüş ve bu iletişim kalıplarının ilişkileri yavaş yavaş çöküşe sürüklediğini savunan bir teori geliştirmiştir. Peki, bir ilişki ne zaman ve nasıl yıkıma sürüklenir? Bu yazıda, Dr. John Gottman’ın duygusal ilişkilerin sonunu hazırlayan dört temel iletişim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b> </b>Günümüzde ilişkiler pek çok farklı nedenle sona erebilmektedir. Dr. <b>John Gottman</b>, ilişkilerin sonunu hazırlayan dört temel <b>iletişim biçimleri</b> olduğunu öne sürmüş ve bu iletişim kalıplarının ilişkileri yavaş yavaş çöküşe sürüklediğini savunan bir teori geliştirmiştir. Peki, bir ilişki ne zaman ve nasıl yıkıma sürüklenir? Bu yazıda, Dr. <b>John Gottman</b>’ın duygusal ilişkilerin sonunu hazırlayan dört temel <b>iletişim biçimleri</b>ni inceleyeceğiz.</p>
<h2><b>John Gottman ve Mahşerin Dört Atlısı</b></h2>
<p>Dr. <b>John Gottman</b>, araştırmacı, yazar ve psikologdur. Evlilik, çift ilişkileri ve iletişim üzerine birçok çalışma yapmış ve bu çalışmaları dünya genelinde geniş bir kitle tarafından tanınmıştır. Eşiyle birlikte &#8220;The Gottman Institute&#8221; adını verdikleri bir enstitü kurmuş; bu enstitüde çiftlere yönelik &#8220;Gottman Çift Terapisi&#8221; programlarını geliştirmiştir. Dr. <b>John Gottman</b>’ın en bilinen kuramı ise <b>Mahşerin Dört Atlısı</b> kuramıdır.</p>
<p><b>John Gottman</b>, <b>Mahşerin Dört Atlısı</b> (<i>The Four Horsemen of the Apocalypse</i>) kavramını 1994 yılında yayımladığı <i>Why Marriages Succeed or Fail (Evlilikler Neden Başarılı Olur ya da Başarısız Olur)</i> adlı kitabında açıklamıştır. Bu kuramın ismi, Hristiyanlıkta özellikle Yeni Ahit’in Vahiy (Apokalips) kitabında geçen sembolik figürlerden gelmektedir. Bu dört atlı, dünyanın sonunu getirecek felaketleri temsil eder. <b>John Gottman</b> da bu sembolizmi kendi kuramına uyarlayarak, ilişkilerin sonunu getiren dört tehlikeli <b>iletişim biçimleri</b>ni <b>Mahşerin Dört Atlısı</b> olarak tanımlamıştır.</p>
<p>Bu dört atlı şunlardır:</p>
<ul>
<li>Eleştiri (<i>Criticism</i>)</li>
<li>Küçümseme (<i>Contempt</i>)</li>
<li>Savunma (<i>Defensiveness</i>)</li>
<li>Duvar Örme (<i>Stonewalling</i>)</li>
</ul>
<p>Şimdi bu bileşenlere daha yakından bakalım.</p>
<h2><b>Eleştiri (</b><b><i>Criticism</i></b><b>)</b></h2>
<p><b>Mahşerin Dört Atlısı</b>ndan ilki olan Eleştiri, partnerin kişiliğine ya da karakterine yönelik olumsuz bir ifade içeren tepkilerdir. Bu tür ifadeler, karşı tarafın eksik, yetersiz ya da hatalı olduğu duygusunu uyandırır ve çoğunlukla suçlama içerir. Eleştirilen kişi savunmaya geçer ve bu durum, çatışmanın daha da tırmanmasına neden olur.</p>
<p>Oysa aynı durum, eleştiri yerine bir şikâyet olarak ifade edildiğinde, ilişkiyi yıpratmak yerine yapıcı bir iletişim fırsatına dönüşebilir. Şikâyet, bir davranışı ve bu davranışın üzerimizdeki etkisini dile getirirken, kişiliğe saldırmaz. Böylece taraflar kendini daha az tehdit altında hisseder ve çözüm odaklı kalabilir.</p>
<h2><b>Örnek:</b><b></b></h2>
<ul>
<li><b>Şikâyet</b>: “Geç kaldığında ve beni aramadığında korktum. Birbirimizi böyle durumlarda bilgilendireceğimiz konusunda anlaşmıştık, diye hatırlıyorum.”</li>
<li><b>Eleştiri</b>: “Davranışlarının başkalarını nasıl etkilediğini asla düşünmüyorsun. Bu kadar unutkan olduğunu sanmıyorum, sadece bencilsin. Hiçbir zaman başkalarını düşünmezsin! Beni hiç düşünmüyorsun!” (The Gottman Institute, 2024)</li>
</ul>
<h2><b>Küçümseme (</b><b><i>Contempt</i></b><b>)</b></h2>
<p><b>Mahşerin Dört Atlısı</b>nın ikinci atlısı ise küçümsemedir. Küçümseme, karşısındaki kişiyi değersiz hissettirme, aşağılanmış veya küçümsenmiş hissettiren bir tutumdur. Küçümseme, ilişkilere zarar veren ve ilişkideki güveni ile saygıyı zedeleyen bir davranıştır. Yapılan araştırmalarda, birbirlerini küçümseyen partnerlerin bağışıklık sistemlerinin zayıflaması nedeniyle diğer bireylere kıyasla daha sık enfeksiyon hastalıkları geçirdikleri ortaya çıkmıştır. Küçümseme, boşanmanın en büyük nedenleri arasında yer almaktadır.</p>
<h2><b>Örnek:</b><b></b></h2>
<ul>
<li><b>Eleştiri</b> partnerinin karakterine saldırırken, küçümseme ona karşı moral üstünlüğü kurar: “Yorgun musun? Hadi oradan! Ben bütün gün çocuklarla birlikteydim, evi ayakta tutmak için deli gibi koşuşturuyorum, sen ise işten geldiğinde tek yaptığın şey o kanepede çocuğa dönüp aptalca video oyunları oynamak. Bir çocuğa daha vakit ayıramam. Daha ne kadar zavallı olabilirsin?” Bu tür bir küçümseme, partneri değersizleştirirken, ona moral üstünlüğü kurmaya çalışır. Sonuç olarak, ilişkideki güveni ve saygıyı ciddi şekilde zedeler. (The Gottman Institute, 2024)</li>
</ul>
<h2><b>Savunma (</b><b><i>Defensiveness</i></b><b>)</b></h2>
<p><b>Mahşerin Dört Atlısı</b>nın üçüncü atlısı ise savunmadır. Savunma, partnerlerin karşı tarafı anlamaya fırsat vermeden kendilerini koruma çabasıdır. Bu, ilişkinin bitmesine neden olabilecek önemli bir <b>iletişim biçimleri</b>dir. Savunmanın en göze çarpan özelliği, karşı tarafın ne dediğini duymamaktır. Savunma durumunda, bir partner diğerini eleştirdiğinde, eleştirilen taraf hemen savunmaya geçer. Ancak bu savunma, aslında bir tür suçlama içerdiği için tartışma giderek alevlenir ve ilişki, kısır bir döngüye girer.</p>
<h2><b>Örnek:</b><b></b></h2>
<ul>
<li><b>Soru</b>: “Bu sabah söz verdiğin gibi Betty ve Ralph’ı bu akşam gelemeyeceğimizi haber vermek için aradın mı?”</li>
<li><b>Savunmacı yanıt</b>: “Bugün fazlasıyla yoğundum. Zaten programımın ne kadar yoğun olduğunu sen de biliyorsun. Neden sen yapmadın?”</li>
<li>Bu partner yalnızca savunmacı bir şekilde yanıt vermekle kalmıyor, aynı zamanda suçu tersine çevirerek durumu diğer partnerin hatasıymış gibi göstermeye çalışıyor. (The Gottman Institute, 2024)</li>
</ul>
<h2><b>Duvar Örme (</b><b><i>Stonewalling</i></b><b>)</b></h2>
<p><b>Mahşerin Dört Atlısı</b>nın dördüncü atlısı ise duvar örmedir. Duvar örme, dinleyici partnerin iletişimden tamamen geri çekilmesi, içine kapanması ve partnerinin sorularına yanıt vermeyi bırakması halidir. Bu durum hem fiziksel hem de duygusal anlamda iletişimin kesilmesi ve konuşmanın sona ermesidir. Duvar örme, genellikle aşağılamaya verilen bir tepkidir. Bu davranış, karşı tarafa önemsenmediği ve reddedildiği mesajını verir. Bu tür davranış kalıpları, çiftlerin uzun süre küs kalmasına ve birbirlerine karşı soğuk, mesafeli davranmalarına neden olur.</p>
<h2><b>Sonuç</b></h2>
<p><b>John Gottman</b>, ilişkileri bitiren dört temel <b>iletişim biçimleri</b>ni temel alan <b>Mahşerin Dört Atlısı</b> isimli bir teori geliştirmiştir. Bu teoride, <b>Mahşerin Dört Atlısı</b> olarak adlandırılan davranışlar şunlardır: Eleştiri (<i>Criticism</i>), Küçümseme (<i>Contempt</i>), Savunma (<i>Defensiveness</i>), Duvar Örme (<i>Stonewalling</i>). İlişkinin sonunu getiren bu dört temel davranış biçimi birbirini tetikleyerek, zamanla ilişkiyi yavaş yavaş sona doğru sürüklemektedir.</p>
<h3><b>Kaynakça</b></h3>
<ul>
<li>The Gottman Institute. (2024, October 15). The Four Horsemen: Criticism, Contempt, Defensiveness, and Stonewalling. <a href="https://www.gottman.com/blog/the-four-horsemen-recognizing-criticism-contempt-defensiveness-and-stonewalling/" target="_blank" rel="noopener">https://www.gottman.com/blog/the-four-horsemen-recognizing-criticism-contempt-defensiveness-and-stonewalling/</a></li>
<li>Gottman, J. M., &amp; Silver, N. (1999). <i>The Seven Principles for Making Marriage Work: A Practical Guide from the Country’s Foremost Relationship Expert</i>. New York: Harmony Books.</li>
<li>Gottman, J. M. (1994). <i>Why Marriages Succeed or Fail: And How You Can Make Yours Last</i>. New York: Simon &amp; Schuster.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/john-gottmanin-teorisi-isiginda-mahserin-dort-atlisi-ve-iliskisel-cokus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişebilir miyiz? Geçmişin Gölgesinde İlişkileri Yeniden İnşa Etmek</title>
		<link>https://psychologytimes.com.tr/degisebilir-miyiz-gecmisin-golgesinde-iliskileri-yeniden-insa-etmek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=degisebilir-miyiz-gecmisin-golgesinde-iliskileri-yeniden-insa-etmek</link>
					<comments>https://psychologytimes.com.tr/degisebilir-miyiz-gecmisin-golgesinde-iliskileri-yeniden-insa-etmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Serpen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 09:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çift ve Aile Terapisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://psychologytimes.com.tr/?p=2213</guid>

					<description><![CDATA[İlişkiler yalnızca bugünün seçimleriyle şekillenmez. Çocuklukta geliştirdiğimiz baş etme biçimleri, aileyle kurduğumuz duygusal bağlar, önceki ilişkilerde yaşadığımız yaralar bugünkü partnerimizle olan etkileşimlerimizi sessizce yönlendirir. Danışanlarımın sıkça sorduğu o tanıdık soru “neden hep aynı yerde takılıyoruz?” olur. Çoğu zaman cevap, yalnızca şimdide değil, geçmişin görünmeyen izlerindedir. Yetişkinlikte romantik ilişkilerde ortaya çıkan birçok duygusal örüntü, çocukluk döneminde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>İlişkiler</b> yalnızca bugünün seçimleriyle şekillenmez. <b>Çocuklukta geliştirdiğimiz baş etme biçimleri</b>, <b>aileyle kurduğumuz duygusal bağlar</b>, <b>önceki ilişkilerde yaşadığımız yaralar</b> bugünkü <b>partnerimizle olan etkileşimlerimizi</b> sessizce yönlendirir. Danışanlarımın sıkça sorduğu o tanıdık soru “<b>neden hep aynı yerde takılıyoruz?</b>” olur. Çoğu zaman cevap, yalnızca şimdide değil, <b>geçmişin görünmeyen izlerindedir</b>.</p>
<p><b>Yetişkinlikte romantik ilişkilerde</b> ortaya çıkan birçok <b>duygusal örüntü</b>, <b>çocukluk döneminde</b> özellikle <b>birincil bakım verenlerle yaşanan çözülmemiş meselelerin</b> yeniden sahnelenmesiyle ilişkilidir. <b>Psikanalitik kuram</b> bu durumu “<b>yeniden canlandırma</b>” (<b>reenactment</b>) kavramıyla açıklar. Birey, <b>çocuklukta anne ya da babasıyla yaşadığı</b> <b>görülmeme</b>, <b>anlaşılmama</b>, <b>reddedilme</b> gibi deneyimlerin yarattığı <b>eksik ya da hasarlı bağlanma temalarını</b>, <b>yetişkinlikte partneriyle olan ilişkisinde</b> bilinçdışı bir biçimde yeniden kurar. Bu süreçte <b>partner</b> yalnızca bugünkü bir figür değil, <b>geçmişte içselleştirilmiş bakım verenin temsili</b> haline gelir. Dolayısıyla <b>partnerin bir davranışı</b>, gerçekte olduğundan çok daha <b>yoğun ya da duygusal açıdan yüklü</b> hissedilebilir. Bu tür sahneler, bireyin <b>geçmişte kapanmamış dosyalarını</b> bugünün <b>ilişkisel zeminine</b> taşımasına neden olur. <b>Çift terapisinde</b> bu <b>aktarım ilişkilerini görünür hale getirmek</b> ve bireylerin <b>partnerlerini geçmiş figürlerden ayırt edebilmesine</b> yardımcı olmak, <b>duygusal regülasyonu</b> ve <b>ilişkisel iyileşmeyi</b> mümkün kılar.</p>
<p>Terapide sıkça karşılaştığım bir başka soru da şudur: “<b>Partnerim değişir mi?</b>” Ancak dönüştürücü olan başka bir sorudur: “<b>Birlikte değişebilir miyiz?</b>” <b>Beynin değişebilirliği</b>, yani <b>nöral plastisite</b>, <b>ilişkisel kalıpların da değişebileceğine</b> işaret eder. <b>Yeni yollar</b>, <b>yeni bağlar</b>, <b>yeni danslar</b> mümkündür. Yeter ki çiftler <b>eski örüntülerin farkına varmaya</b> ve onları <b>birlikte dönüştürmeye</b> istekli olsunlar.</p>
<h3><b>İlişkiler: Duygusal ve Fizyolojik Bir Dans</b></h3>
<p><b>Yakın ilişkiler</b> yalnızca <b>duygusal</b> değil, aynı zamanda <b>fizyolojik bir etkileşim alanıdır</b>. <b>Partnerler birbirlerinin sinir sistemlerini</b> olumlu ya da olumsuz yönde düzenler. <b>Göz teması</b>, <b>dokunuş</b>, <b>ses tonu</b>… bunların hepsi <b>bağ kurma ve düzenleme süreçlerinde</b> etkilidir. <b>Gottman’ın çalışmaları</b>, <b>mutlu çiftlerin</b> zor zamanlarda bile <b>birbirlerine dönük kaldıklarını</b> ve <b>onarıcı davranışlarda bulunduklarını</b> gösterir.</p>
<p>Bu noktada <b>bakım ve onarım süreci</b> devreye girer. <b>Thich Nhat Hanh’ın “seçerek sulama” metaforu</b> bu süreci güzel anlatır: <b>İlişkide hangi tohumu suluyorsak, o büyür</b>. <b>Sevgi ve şefkat tohumlarını birlikte sulamak</b>, <b>partnerimizin olumlu yönlerine bilinçle yönelmekle</b> mümkündür. <b>Onarım</b> yalnızca <b>zaman ve sabır</b> değil, aynı zamanda <b>yönelmiş bir niyet</b> gerektirir.</p>
<p><b>İlişkide sadece değişim değil, kabul de yer tutar</b>. <b>Partnerimizin tüm yönlerini değiştiremeyeceğimiz</b> gibi, onun <b>mükemmel olmadığını da kabul etmemiz</b> gerekir. Bu bazen <b>bir fanteziden vazgeçmenin yasını tutmak</b> gibidir. <b>Partnerimizdeki sınırlılıkları görmek</b>, bizi <b>şükran ve anlayışa</b> yaklaştırabilir. <b>Kabul</b>, teslimiyet değil; <b>ilişki gerçekliğine köklenmektir</b>.</p>
<h3><b>Öz Düzenleme ve Karşılıklı Düzenleme</b></h3>
<p>Bununla birlikte <b>ilişkide öz düzenleme ve karşılıklı düzenleme</b> el ele gider. <b>Partnerimizin bizi yatıştırması</b> kadar, bizim de <b>kendi duygularımızı taşıyabilme becerimiz</b> ilişkiyi belirler. “<b>Proaktif sevme</b>” bu noktada önemli hale gelir. Yalnızca <b>ihtiyaçlarımız karşılanmadığında</b> değil, <b>ihtiyaç doğmadan partnerimize yönelmek</b>, <b>ilişkiyi yeniden canlı ve güvenli kılar</b>.</p>
<p><b>İlişkisel bir talepte bulunabilmek</b> ise bu sürecin önemli bir parçasıdır. “<b>Ben söz sahibiyim</b>, <b>ihtiyaçlarımı ifade edebilirim</b>” diyebilmek ve <b>partnerimizi suçlamadan duygularımızı paylaşmak</b>, <b>ilişkinin yapısını güçlendirir</b>. <b>Öfke patlamalarının altında</b> çoğu zaman <b>duyulmamış bir talep</b> vardır. O talebi <b>görünür kılmak</b>, <b>ilişkiyi dönüştürmeye giden yoldur</b>.</p>
<h3><b>Geçmişin İzleri ve İlişkisel İyileşme</b></h3>
<p><b>Geçmişin izleri bugünü etkiler</b> ama bizi <b>tanımlamak zorunda değildir</b>. <b>İlişkiler, yeniden inşa edilebilir</b>; yeter ki çiftler <b>birbirine hem bakabilsin</b>, <b>hem dokunabilsin</b> hem de <b>duyabilsin</b>. <b>Değişim mümkündür</b>. <b>Kabul mümkündür</b>. <b>Onarım mümkündür</b>. Birlikte sorabilmek gerekir: “<b>Değişebilir miyiz?</b>”</p>
<h3><b>İlişkilerinizi Güçlendirmek İçin Öneriler</b></h3>
<ul>
<li><b>Partnerinizle yaşadığınız bir çatışmada</b> “<b>bu duygu şimdiye mi, yoksa geçmişe mi ait?</b>” sorusunu kendinize sorun. <span class="Apple-converted-space"> </span></li>
<li><b>Göz teması</b>, <b>dokunuş</b> ve <b>yumuşak ses tonu</b>, <b>sinir sisteminizin birlikte yatışmasını sağlar</b>. Bilinçle kullanın. <span class="Apple-converted-space"> </span></li>
<li>“<b>Sen hep böylesin</b>” demek yerine, “<b>Ben kendimi böyle hissettiğimde sana ihtiyaç duyuyorum</b>” diline geçin. <span class="Apple-converted-space"> </span></li>
<li><b>Partnerinize ilişkin duygusal taleplerinizi</b> <b>açık</b>, <b>savunmasız</b> ve <b>suçlamadan</b> ifade edin. <span class="Apple-converted-space"> </span></li>
<li><b>Partnerinizi değiştirmeye çalışmadan</b> önce <b>onun sınırlılıklarını gözetin</b>. <b>Ne değişebilir, neyi kabul etmeliyim?</b> <span class="Apple-converted-space"> </span></li>
<li>Gerekirse <b>bir çift terapistinden destek alın</b>. <b>İlişki büyümeye açık bir canlılık alanıdır</b>. Yeter ki besleyelim.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psychologytimes.com.tr/degisebilir-miyiz-gecmisin-golgesinde-iliskileri-yeniden-insa-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
